SOSYAL DEVLET, SENDİKALAR VE SOSYAL POLTİKA İLİŞKİSİ

SOSYAL DEVLET, SENDİKALAR VE SOSYAL POLTİKA İLİŞKİSİ

Sosyal devlet ile sosyal politika ve sivil toplum örgütleri arasındaki ilişki çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Demokrasinin gelişmesi ile birlikte demokratik anlayışın fertlerde olduğu gibi toplumu meydana getiren sosyal grup ve sınıflara kendi sorunlarım çözme konusunda tanınan olanaklar sivil toplum örgütlerinin ortaya çıkışı açısından önemli bir süreç sayılır. Bu süreçte ortaya çıkan ilk sivil toplum örgütü olarak sendikalar gözükmektedir. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı elverişsiz yaşam şartlarını kendi kendine yardım suretiyle düzeltmek için kurulan, faaliyetleri belli bir amaca yönelmiş meslek teşekkülleri olan sendikalar önemli sivil toplum örgütleri olarak göze çarpmaktadır.[1] Günümüzde ise sendikaların sosyal politikaların uygulanmasında ki rollerini olumsuz yönde etkileyen faktörleri sıraladığımızda ise bireyselliğin alabildiğince hız alması, gençlerin her geçen gün daha fazla dâhil olduğu işsizlik, yeni teknolojik gelişmeler ile işletme ölçeğinin küçülmesi ve esnek çalışmanın yoğunlaşması, neo liberal politikalar, kayıt dışı sektörün gelişmesi, hizmet sektörünün genel istihdam da oranın artması, küreselleşme ve ona bağlantılı olarak çok uluslu şirketlerin güçlenmesi diye sıralayabiliriz.

Sosyal devlet, sosyal politikalar ve sendikalar bağlamında Türkiye’nin toplumsal gelişimini tamamlayabilmesi için kolektif hak ve özgürlüklerin gelişmesi, sosyal politika uygulamalarının yaygınlaştırılması çok önemlidir. Bununla beraber bugün ortaya çıkan ekonomik ve teknolojik değişimin yarattığı yeni ilişkileri gereğince işçilerin işyerindeki yeni konumlarını kapsayacak bireysel düzenlemelere de ihtiyaç bulunmaktadır.[2]19. ve 20. yüzyılda toplumsal değerler ve talepler ön planda iken, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bireyselliğin yükselen değer olması, toplumsal yapıları önemli ölçüde etkilemiştir. Bireylerin taleplerinden, toplumsal reflekslere kadar geniş bir sahada gerçekleşen değişim başta sınıf kavramı ve birlikteliği olmak üzere toplumsal yapıları bütünden parçaya doğru, değerler zincirini ise toplumsaldan bireyselliğe doğru yönlendirmiştir. Bu değişim süreciyle birlikte, üretim ve tüketim ilişkilerinin merkezinde bireysel talepler yer alırken, sendikalar bu değişimin nasıl sonuçlar doğurabileceğini, sendikalara etkilerini tahmin edememiştir. Ancak, kısa süre sonra sendikaların karşılaştıkları problemler değişim dalgasının sendikalar üzerindeki etkilerini de somut bir şekilde göstermiştir. Başta üye kaybı olmak üzere sendikaların geleceğini tehdit eden olumsuzluklar bireyselleşmenin sendikalar üzerindeki etkileri üzerine yoğunlaşan arayışları gündeme getirmiştir.[3] Aynı zamanda Türk toplum yapısının tarihi arka planına bakıldığında sanayileşme dönüşümünü sancılı bir süreç içinde gerçekleştirdiği ve Batı’da sanayileşme ile birlikte gelişen modern sosyal politika kurumlarına da çok geç sahip olduğu gözükecektir. Bu dönemde yaşanması muhtemel kaos ve karışıklıklar, Türk-İslam düşünce sisteminden beslenen medeniyet değerleri olan başta aile, akrabalık, komşuluk ve hemşerilik bağlarının korumacı niteliği sayesinde, toplumsal bir çatışmaya dönüşmeden, devlet-birey, birey-toplum, devlet-toplum dayanışma kültürü sayesinde az bir hasarla atlatılmıştır.  Toplumsal yapısını geleneksel sosyal güvenlik kurumlarıyla bugüne kadar muhafaza etmiş olan Türkiye, bu süreçten sonra bu yapıları korumak ve modern sosyal politika kurumlarına eklemlemek zorundadır. Bu bütünleşme sürecinin sağlıklı işlemesi için, sivil toplum örgütleri de sosyal işlevleri kapsamında aktif olarak üzerine düşeni yapacak zihniyete evirilmelidir. Çünkü devlet kurumları/yetkilileri sosyal sorunların ne olduğunu tam olarak göremeyebilirler. Bu süreçte toplumda yaşadıkları sosyal sorunlara cevap bulamayanlar, kırılgan gruplar oluşturmuş olabilirler. Sorunlarını tam olarak ifade edemeyen grupların taleplerinin dile getirilmesi çok önemlidir. Örneğin çocuk yoksulluğu konusunda Türkiye, OECD ülkeleri arasında en ön sıralardadır. Bu konuda nelerin yapılabileceği, hangi reformların hayata geçirilebileceği üzerinde önemle durulmalıdır. Eğitim sisteminde alınması gereken köklü tedbirlerden tutunda, okulda bir öğlen yemeğinin verilmesine kadar sade önlemler noktasında nelerin yapılabileceği üzerinde titizlikle durulmalıdır.  Bu nevi sosyal sorunlarda sivil toplum örgütlerinin işlevi, kolları sıvayıp devletin görevlerini yapmaya soyunmak değil, sorunları ortaya koymak, talepleri belirlemek ve taleplerde bulunmaktır. Sendikalar, herkesin sosyal hayata eşit bir şekilde katılmasını temin edebilecek neler yapılmalıdır sorusuna cevap üretmeli ve rafine çözüm önerilerini devletin kurum ve yetkilileriyle paylaşarak, onları harekete geçirmelidir.
      

Aslında yukarıdaki ifadelerin arka planında toplumun değişen tüketim anlayışı vardır. Kapitalist, endüstriyel üretim biçiminin bir parçası olarak, tüketimin dünya genelinde 20. yüzyılın ikinci yarısında geldiği aşama Marx’ın açıklamalarındaki bir kavram ile ilişkili bir biçimde ele alınabilir. Meta fetişizmi kavramı bu konuda açıklayıcı olmaktadır. Marx, endüstriyel üretim yapısıyla ortaya çıkan meta üretim sürecinde emeğin, toplumsal karakterinin görünmediğini vurgulamaktadır. Marx’a göre, emek toplumsal bir özelliğe sahiptir. Ancak meta, emek süreciyle ortaya çıkınca farklı bir karakter kazanmaktadır. Aslen fetiş karakter, emeğin toplumsal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Üreticilere - yani tüketici haline gelen kişilere- metalar artık maddi ürünler sisteminin ilişkilerinden ibaretmiş gibi görünmektedir, insanın kendi emeğiyle ürettiği maddi ürünlerin, sanki insandan bağımsız, kendi başına süren bir düzenden ortaya çıkan ve devam eden maddi ürünler sisteminin bir parçasıymış gibi algılanması olarak açıklamaktadır. Marx’a göre, insan üretim süreciyle kendi emeğine yabancılaşırken, bunun yanında insan, tüketici konumunda ise karşısına çıkan maddi ürünlerin, insanın kendi emeğinin –insanın fiziksel, düşünsel çabasının- maddi görünümü haline gelişini ayırt edemeyişi olarak meta fetişizminden söz etmiştir. Meta fetişizmi kavramında özellikle vurgulanan, endüstriyel olarak insan faaliyetiyle üretilen maddi ürünlerin tüketim aşamasında insan ile olan yakınlığının, insan faaliyetleriyle olan bağının kopuşudur. Bu kopuşu ortaya koyması ve vurgulaması anlamında kavramın işaret ettiği konu önem taşımaktadır. Tüketim, kapitalist endüstriyel üretim biçiminin başlangıcından itibaren önem taşımakla birlikte 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmıştır. Dünya genelinde, ekonomi politikalarıyla, pazarlama ve reklamcılık faaliyetleriyle, tüketmenin bolluk olduğu inancını yayarak ve medya aracılığıyla tüketimin geliştirildiği görülmektedir. Bu süreçte, toplumların insani ilişkilerinde, değer sistemlerinde, görgü ve anlayışlarında çok büyük değişimler söz konusu olmuştur. Tüketimin hızla gelişmesi sadece parasal gelir artışı, verimlilik, teknolojik imkânların artması gibi ekonomi alanını ve teknoloji alanını değişime tabi tutmamıştır. Tüketim bağlamında, toplumsal yaşam açısından en önemli değişim, toplumsal-insani değer sisteminin yerine maddi unsurları esas alan, sadece bireye odaklanan bir değer sisteminin toplumda giderek yaygınlaşmasıdır.[4] Ancak insanların asıl mücadelesi onur için verdikleri mücadeledir. Değil mi ki, batıdaki sınıf ve sendikal mücadelenin dinamitini ateşleyen de geniş kalabalıkların adam yerine konulmayıp seçme ve seçilme hakkından dahi yararlanamayacak denli dışlanmış olmalarıydı. İnanıyorum ki, yoksulluğun maddi manevi vurduğu, kaybettiği çok şey olan Türk insanı, sendikalar üzerinden de  yaratılacak başka mekanizmalar üzerinden de seslerini her geçen gün artan bir biçimde yükselteceklerdir. Zira, eşitsizliklerin bu denli derinleştiği bir ortamda, kabul edilebilir bir güç dengesi seviyesine ulaşmak mücadeleci yaklaşımlardan geçecektir.[5]

Ayrıca yapılacak bu mücadelenin yanında Anadolu toprağına özgü orijinal bir yapı olan Ahilik Teşkilatının sadece iş hayatı ile sınırlı kalmayıp, toplumun bütününü kuşatan bütüncül yapısı kurum ve kurallarıyla günümüz şartlarında güncellenerek tekrar diriltilip hayata geçirilmelidir. Bu kapsamda sosyal politikaların gelişimi açısından Ahilik gibi medeniyet değerlerimize dayanan kurumsallaşma modellerimizin tarihi ve kültürel birikimlerinin ürünü olan geleneksel kimlik örüntüleri dikkate alınmalı ve incelenmelidir.  Bu kimlik örüntülerinin çağın gerekleri doğrultusunda güncellenmesi, sosyal devletin ve sendikaların sosyal politikaya yönelik fonksiyonları icra ederken ihtiyaç duyacakları zihni yapının oluşumuna da zemin hazırlayacağı muhakkaktır. Bu çerçevede oluşacak olan yeni zihni yapıyla birlikte, sendika çatıları salt çalışanlar ve çalışma hayatıyla sınırları olmayan, toplumun tamamını kuşatan bir sosyal içeriğe ve bütüncül hüviyete kavuşmuş olacak ve arkasındaki güçlü toplumsal destekle, sosyal fonksiyonlarını daha etkin bir şekilde yerine getirecektir.



[1] ŞENKAL, Sosyal Politikanın Dönüşümü ve Sivil Toplum Örgütleri, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı 45, yıl 2003, Sayfa 104

[2] KUMLU, Mustafa, Konuşmalar, TES İş Eğitim Yayınları, 1.Baskı, Kasın 2010, Sayfa 209

[3] YORGUN, Saim, Sivil Toplum Düzeninde Sendikaların Geleceği, Yıl 2007, Cilt 0, Sayı 53, Sayfa 319-320

[4] AKKOÇ, Aslıhan, Tüketim Toplumunun Toplumsal Değerler Üzerine Etkisi, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 22, Sayı 2 (Ekim 2019), Sayfa 11-12

[5] ÖZDEMİR, Şennur, Türkiye’nin Sosyo-Ekonmik Dönüşü: Batı Tipi Sınıflı Topluma Geçiş, HAK-İŞ Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Yıl 1, Sayı 1, (2012), Sayfa 174-175


 Okunma Sayısı : 335         10 Aralık 2021

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 275257

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.