DEĞİŞİM ve DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE SENDİKALAR

KÜRESELLEŞME GİRDABINDA SENDİKALARIN DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMÜ

MUSTAFA GÜÇLÜ

ÖZET

            Küreselleşme, teknolojinin hızlı gelişimiyle birlikte dünyayı hiçbir dönemde tecrübe edilmeyen bir mahiyette değişim içine sokmuştur. Üretim ilişkileri ve faaliyetlerinin önemli aktörlerinden olan sendikalar, bu süreçten en çok etkilenen toplumsal yapıların başında gelmektedir. Bu makalede sosyal değişim kavramından hareketle Batı’da, sendikaların doğuş süreci ele alınarak günümüzdeki değişim sürecinde dünyanın farklı bölgelerindeki sendikaların ortaya koyduğu yeni sendikal stratejiler incelenerek ülkemizde sendikaların bu değişim sürecinde medeniyet değerlerimiz çerçevesinde nasıl bir değişim ve dönüşüm içine girebilecekleri ele alınacaktır. 

Anahtar kavramlar: “Küreselleşme, kapitalizm, sosyal değişim, siyaset, demokrasi, toplumsal sınıf, sendika”.

1.      SOSYAL DEĞİŞİM VE SENDİKALAR

Toplumların varlıklarını devam ettirebilmesinin en temel şartlarının başında değişmek gelmektedir. Sosyal hayat durağan olmanın tam aksine dinamik bir süreçtir. Bu nedenle gruplar ve kurumlar sürekli bir değişim süreci içindedir. Sosyal değişimin yönü olumlu olduğu kadar olumsuz da olabilmektedir.  Kesintiye uğramadan devam eden sosyal değişim sürecinin sebepleri üzerinde çok farklı açılarda düşünülerek aşağıda sıralanan temel sebepler ortaya konulmuştur:[1]

1-İnsan tabiatında, monotonluktan kaçmak psikolojik bir ihtiyaçtır. İnsan için istikrar değerli şeydir ancak değişme unsurundan yoksun olursa belirli bir süre sonra insanı sıkar.

2-Sosyal temaslar ve kültür etkileşimi sosyal değişmenin önemli bir sebebidir. Teknolojik gelişmelerin hızı sosyal değişimleri artırmıştır. Aynı şekilde bilginin elde edilmesinin mahiyetinin değişmesi ve ulaşım imkânlarının çeşitlenmesi ile iç ve dış turizmin çok yoğun bir şekilde hızlanması kültürlerarası etkileşimi hızlandırmıştır.  

3-Nüfusun hızla artması ihtiyaçlarının çoğalmasına ve bu ihtiyaçların karşılanabilmesi için toplumların yeni kurumlar ve organizasyonların oluşturmasına yol açmıştır. Bu durumsa sosyal değişimlerin gerçekleşmesine önemli derecede etki etmiştir. 

4-İlmi ve teknik gelişmeler ve yeni icatlar, insan düşüncesinde ve yaşayışında değişimlere sebep olmuştur.

5-Nüfusun hızla artışı ve teknolojik imkânların gelişimi üretim ve tüketim kültürünün yeni bir boyut kazanmasına yol açmış ve bunun sonucu olarak da sosyal değişimler ortaya çıkmıştır.

6- Yeryüzünde meydana gelen iklim değişimleri, tabiat olayları, kuraklık, büyük afetler ve zelzeleler… de insanlık tarihinde küçümsenmeyecek sosyal değişimlere sebep olmuştur.

7-Sosyal değişmede siyasi sebepler de önemli yer tutar, savaşlar, işgaller ve benzeri durumlar dünyanın çehresini değiştirmektedir.

            Yukarıda ifade edilenler çerçevesinde sosyal değişimin insanlar için kaçınılmaz bir süreç olduğu anlaşılmaktadır. Bu nokta da K. Popper “Değişmenin hiç biz zaman durmayacağı olgusu, iyi toplum için bir proje fikrinin kendisini anlamsız kılmaktadır, çünkü toplum tıpkı o proje gibi olsaydı bile, hemen ondan ayrılmaya başlardı. Demek ki ideal toplumlar yalnız ideal oldukları için erişilmez değildir, herhangi bir türden projeye karşılık olmak için durulgan ve değişmez olmaları gerektiği için de erişilmez; görünürde böyle hiçbir toplum yoktur”[2] demektedir. Bu ifade her toplumun, değişim sürecinde kendi zamanının özgün modelini yaratmak zorunda olduğunu ortaya koymaktadır. Değişim sürecinin bu boyutuna sendikal işleyiş bakımından bakıldığında  “her ülkenin işçi sınıfının çeşitli özelikleri, yerli ve yabancı sermayedar sınıfların durumu ve iki tarafın içinde yer aldığı ortam kendine özgüdür. Sınıf ve kitle sendikacılığı, devrimci sendikacılık, çağdaş sendikacılık, toplumsal hareket sendikacılığı, çalışanların ortak örgütlenmesi gibi modellerin veya reçetelerin hiçbiri iki ayrı ülkede aynı biçimde uygulanamaz. Sendikanın belirli bir amacı, programı, örgüt yapısı ve mücadele araçları vardır. Her bir örnek olay kendine özgü ve zaman içinde değişen etmenlere bağlı olarak sürekli bir değişim yaşar. Bu nedenle işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi, sorunlarını önceden belirlenmiş reçetelerin ve modellerin dar kalıplarına uymaya çalışarak değil; her zaman olduğu gibi, gündelik sorunları çözmeye çalışırken hayat şartlarının biçimlendirdiği adımları atarak çözecektir”[3] cümleleri rahatlıkla kurulabilir. Ayrıca tüm sendikal faaliyetlerin iktisadi bir sistem içinde tezahür ettiği ve iktisat politikalarının toplumun kültürel ve sosyal yapı özelliklerine göre şekillendiği dikkate alınırsa iktisadi bir analizde insanı asli unsur olarak merkeze almak gerekir. Bu nedenle iktisadi hayat hangi ülke ve çağda olursa olsun, sadece belli başlı ekonomik büyüklükler ve rakamlardan (üretim hacmi, istihdam, milli gelir, fiyatlar genel düzeyi, ithalat-ihracat, faiz oranları, ücret düzeyleri vb) oluşan maddi bir dünya değildir. Bütün bu rakamların ve büyüklüklerin arkasında bunları oluşturucusu olan değişim sürecindeki insan ve toplum vardır. Bu husus dikkate alındığında ancak bu şekilde yaşanan gerçeklerle bağ kurulmuş, ayakları sağlam basan bir analiz yapılmış olacaktır.”[4]

2.      BATI’DA İŞÇİ HAREKETLERİ VE SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞI

Sendikaların ortaya çıkışına, müesseselerin “toplum ve devletlerin tarih sahnesinde kuruluş, gelişme, aldıkları şekil ve geçirdikleri merhaleleri göz önüne seren canlı örnekler yekûnu”[5] olarak tarif edildiği dikkate alınarak başlandığında, Batı’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma çağından konuya giriş yapmak yerinde olacaktır. İnsanlık tarihsel olarak 16. Yüzyıl sonlarından itibaren dinden koparılmış bir medeniyet tasavvuru ile karşı karşıya kalmıştır. Hayatın en üst değerleri olan ve aslında dini terimler olan akıl ve vicdan, başlı başına özerk birimler olarak kabul edilmiş ve vahiy nevinden doğa ötesi mercie uzanan bağları kesilmiştir. Yeni Çağ (1450’lerden sonra) din dışı Avrupa medeniyeti son müracaat mevkii olarak aklı göstermiştir. Bu mutlak durumu arz eden aklın keşfine “yeniden diriliş” (Rönesans) denmiştir. Rönesansla birlikte “birey”, “kentler” ve kentte yaşayan, serveti toprağa değil, ticarete dayanan bir sınıf, “burjuva”, öne çıkmıştır. Kentlerle beraber zanaatkarlık yeni bir iş ve geçim sahası oluşturmaya başlamıştır. Şehirde tarım dışında ticaret ve zanaatla ilgilenen sınıf burjuva sınıfı olmuştur. Burjuva sınıfı laik bir sınıf hüviyetinde doğmuştur. Kilisenin bu gelişmelere karşı olan tutumuna içerden bir başkaldırı daha vardı ki o da dinde reform isteyen reformistlerdir (Protestanlık). Zamanla Protestanlığın baskın çıkması ile yeni bir “din sınıfı” yeni bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. Burjuvazi sınıfı ile yeni Protestan din sınıfının el ele vermesi ile “özgür akıl” (Tanrıdan koparılmış akıl) eksenli hayat anlayışı çekim merkezi olmuştur. Reform kilise dışındaki ekonomiyi, sosyal yaşamı ve düşünce yapısını da etkilemiş ve bilim, sanat ve kültürel gelişmenin önü açılmıştır. Ekonomik yapısı ise kapitalizmin daha da güçlenmesi ile sonuçlanmıştır.[6] Aynı zamanda burjuva demokratik devrimi ilk kez politikanın aşağıya açılması olarak son derece anlamlı bir tecrübeye işaret etmektedir. Burjuvaların demokrasiye katkısı, politikaya katılımın koşullarını ya da ölçütlerini değiştirmesidir. Burjuvalar politikanın kadim sahibi olan aristokratlara ve monarklara bu ölçütü sonunda kabul ettirmişlerdir. Bu ölçüt, “üretimden gelen gücün” tanınmasıdır. Bu göreceli anlamda da olsa eşitlikçi olduğu kadar aşikar olan tezler sonuçta ister Britanya’da olduğu gibi yumuşak, ister Fransa’da olduğu gibi kanlı olsun devrim süreçlerinin sonunda kabul görmüş ve bununla da kalmayan burjuvaların dünya görüşünün egemen olduğu kapitalist yayılmacılıkla dünyanın her köşesine yayılmıştır.[7]   Kapitalizmin güçlendiği bu süreçten karlı çıkanlar egemen sınıf yani sermaye sahibi olan burjuvazi olmuş; zararlı çıkanların en başında ise bağımlı sınıf yani elinde sahip olduğu tek şey olan ve onu da hayatta kalabilmek için satmak zorunda kalan proletarya olmuştur.[8]        

Batı medeniyetinde yaşanan bu Reform tarihini ele alan tarihçiler milli veya insani önyargıları, kullandıkları bilimsel yöntemler veya edebi başarılar gibi farklı ölçütlere göre sınıflandırma yapmışlardır. Bunlar: Dinsel-Politik, Rasyonalist, Liberal Romantik ve Ekonomik-Evrimci olarak adlandırılabilir. Tüm insan düşüncesi kategorilerinde olduğu gibi bunlar kaba ayrımlardan ibarettir. Tarihte farklı felsefi akımlar aynı dönemde etkin olduklarında sonuç eklektizmdir. Dinsel yorumlar daha sonra var olmayı sürdürse de, en gözde oldukları dönem 16. ve 17.yüzyıllardır; rasyonalist eleştiri 18. Yüzyıla damgasını vurur ve 19. Yüzyıla ait bazı örneklerine de rastlanır. Liberal romantik örnek Fransız Devrimi’yle ortaya çıkmış ve yaklaşık 1859’da ekonomistler ve Darvincilerin öne çıkmaya başladığı dönemde ikincil konuma düşmüştür.  1859 yılında Ekonomist-Evrimcilerden birinci olarak Karl Marx’ın, “Ekonomi Politiğinin Eleştirisine Katkı” eserini yazması ve bu eserle “Das Kapital” ve diğer eserlerinde geliştirdiği ekonomik tarih yorumunun tohumlarını atması; ikincisi tarihin evrimci işlenişinin yolunu açan Darwin’in, “Türlerin Kökeni” eserini yayınlaması önemli bir gelişme olmuştur. Karl Marx, yalnızca tarihi ilk kez proletaryanın bakış açısıyla yorumlamakla kalmayıp, insanlığın gelişim sürecinde ekonomik faktörlerin son tahlilde daima belirleyici olduğunu, yaşamın maddi dayanağının, özellikle de üretim ilişkilerinin, genel olarak her çağda ve dünyanın her yerinde, toplumsal, siyasal ve dinsel düşünceleri belirlediğini dile getirmiştir. Marx’ın teorisine göre devrimler ekonomik değişimlerin zorunlu sonuçları olarak gerçekleşir.[9] Marx sisteminde insanlığın başlangıcı komünist cenneti iken bu düzen bozulmuş ve iktisadi-sosyal sefaletler ortaya çıkmıştır. İnsanlığın sonu yine komünizme dönerek kaybedilen cennete dönülmek olacaktır.[10] Yine bu minvalde Darwin’in “Biyolojik Tekâmül” teorisi önemli bir yer tutmaktadır. Darwin’in teorisinde, “en uygun olanın hayatta kalması” prensibi temel kavramı teşkil ediyordu. Buna göre canlı türlerinin tekâmülü sırasında şartlara uymayan, zayıf organik teçhizatı yetersiz türler ortadan kalkıyor, kuvvetli veya şartlara uymayı becerebilenler hayatta kalıyordu.[11] İşte böyle bir teorik arka planda Aydınlanma çağına varılmıştır.             

Batı’nın Aydınlanma Çağında meydana gelen bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerden en önemlisi olan James Watt’ın ‘buhar makinesini’ bulması ile birlikte peş peşe gelen atılımlarla, insan ve hayvan gücüne dayalı üretim tarzından, sanayinin makine gücünün hâkim olduğu ‘sanayi inkılâbı’ vücut bulmuştur. Böylece üretim miktarının artması ve ticaretin gelişmesi, köyden kente yoğun göçün başlaması, işçi sınıfının ortaya çıkması, ulaşım sistemine bağlı olarak devletlerarasındaki ticaretin artması, hammadde ve Pazar ihtiyacının ortaya çıkması, üretim artışı ile Avrupa ülkeleri arasında rekabet oluşmuştur. Ve ayrıca hepsinden önemlisi; bir yandan büyük bir oranda kar kazanmak amacıyla üretime ve metanın ve hizmetlerin mübadelesine yönelik özel mülkiyete ve sermaye kullanımına dayanan ekonomik bir sistem olan ve bu anlamıyla da kavramsal olarak zaman ve mekânla sınırlamayan kapitalizmin ortaya çıkması gibi önemli bir gelişme meydana gelmiştir.[12]     

Sanayi çağına girilmesiyle insan ile makinenin üretim düzeninde birlikte yer alışı, üretimde büyük artışa sebep olmuştur. Bir yandan sosyo-kültürel sistemin çözülmesi ile anlamlardaki değişme, diğer yandan üretimdeki büyük artışın daha da keskinleştirdiği paylaşım meselesi, sosyal sınıflar arasında çatışmaların artmasına neden olurken, diğer yandan sosyal sınıfların alt sosyo-kültürel yapılarının temel belirleyici yapılar haline dönüşmesini sağlamıştır. Batı’da işçi hareketlerinin ortaya çıkmasını kaynaklık eden bu dönüşümleri;

1-İngiliz sanayi ihtilali ile üretim teknolojilerinde sağlanan büyük değişme ve gelişme sonucu seri üretime geçilerek, üretimde gerçekleştirilen büyük patlama,

2-Üretim teknolojisinde bu büyük gelişme sonucu, istihdamın küçük tezgâh üretiminden fabrikasyon üretime kayması ve yeni istihdam alanları açılması ve buna dayalı olarak şehir merkezine, kırsal alanlardan başlayan büyük göç,

3-Soyo-kültürel sistemin çözülmesi sonucu, anlamlarda ortaya çıkan değişme ve ortaçağdaki hak anlayışının ortadan kalkması ile klasik liberalizmin ön plana çıkmaya başlaması, bu anlayışın şekil ve güvensiz işçe kitlelerinin doğuşuna kaynaklık etmesi,

4-Diğer yandan üretimdeki büyük artışın meydana getirdiği paylaşım meselesi, büyük çapta işçilerin aleyhine, ancak sermaye sahiplerinin lehine oluşan gelir dağılımı ve,

5-Bütün bu nedenlerden dolayı ortaya çıkan kanlı sınıf çatışmaları olarak ifade edebiliriz.[13]

            Kapitalizm, zenginliğin üretimi ve saklanması için bir toplumsal araç olduğundan lonca imalatının yerini almıştır. Orta Çağ komünizmi sermaye ile mücadelesinde birbirini ardına –bankacılıkta, ticarette, madencilikte, endüstride ve nihayet tarımda- yenilgiye uğramıştır, çünkü sermaye kadar üretememiştir. Kapitalizmin bireysel girişime, teknik gelişmelere ve yatırıma karşılığını fazlası ile vermesi, bu yeni sistemin zenginliğin oluşturulması ve o ana kadar elde edilmiş olanın korunması için en uygun araç olduğunu göstermiştir. Kuşkusuz son dört yüzyılda zenginliğin katlanarak artması öncelikle doğal kaynakların işletilmesi alanında yeni buluşların ortaya çıkmasıyla açıklanabilir. Öte yandan kapitalist yöntem bu yeni keşiflerden yararlanılması ve bunların yarattığı artı değerin mutlak toplumsal kullanım için biriktirilmesine son derece uygun bir yöntemdir. Bu, tüm toplumlar için baha biçilmez bir hizmettir. Yalnız, kapitalizm söz konusu olduğu sürece, yaşamın değerini artıran ve daha da yükseklere tırmanmasına fırsat veren güzellik, bilgi ve güç gibi lükslere erişmek ancak zenginler için mümkündür. Şunu hesaba katmak gerekir ki, faydalarının yanı sıra, kapitalizm kazancın adil dağıtımında tam bir başarısızlık göstermiştir. Genel itibari ile sistem, yarattığı zenginliğin en büyük dilimini tek bir sınıfın karı için saklama ve dolayısıyla toplumun geri kalan kısmının payına düşeni onlardan çalma eğiliminde olmuştur.[14]  Batı’da katı liberalizmin alabildiğince acımasız bu aşırılıklarına karşı en güçsüz kesimleri korumayı amaçlayan devlet karışması ise son derece yetersiz ve sınırlı içerikli olsa da, temelde “sosyal” amaçlı ve öncelikli işçilerin korunmasına yönelik olmuştur. Oysa uluslararası düzeyde hukuksal düzenlemeler gerektiği yolunda ileri sürülen görüşler özünde “sosyal” değil “ekonomik” olmuş ve gerçekte de işçilerin değil işverenlerin, emeğin değil sermayenin korunmasına yönelik olmuştur.[15] Tüm hızı ile emek sahiplerinin aleyhlerine işleyen bu süreçlerin zararlarından korunmak için işçiler ilkönce yardımlaşma sandıkları kurmuşlardır. Bazı ülkelerde işçi eğitim dernekleri kurulmuştur. Bazı ülkelerde, kapitalizmin gelişmesi ile gevşeyen lonca ilişkilerinde hak ve çıkarlarını ustalara karşı korumak isteyen kalfalar, kendi aralarında gizli örgütlenmeye gitmişlerdir. Bu örgütlerin bir bölümü, hayatın dayatmasıyla, belirli bir dönüşüm süreci yaşarak işçilerin işverenlere ve hükümetlere karşı hak ve çıkarlarını koruyan örgütlere dönüşmüştür. Bu dönüşümün belirli bir aşamasında artık bu örgütlere “sendika” denmeye başlanmıştır.[16]

Netice itibari ile Sendikacılık, Batı’nın üretim ve tüketim kültürünün hâkim olduğu sınıflı bir toplum zeminde ortaya çıkmış bir kurumdur.    Bu çerçevede sendika kavramını  “çalışma koşullarının iyileştirilerek korunması için işçiler tarafından kurulan ve sürekliliği olan topluluk” diye günümüzdeki anlamına yakın olarak ilk tanımlayan kişiler Sinney Web ve Beatrice Webb’dir. Sendika kavramı “Syndic” kelimesinden türemiştir. Tarihsel arka planı eski Roma ve Yunan medeniyetlerine kadar dayanan kavramın anlamı, kentin çıkarlarını gözeten kişi manasına gelmektedir. Aynı şekilde kavramla ilişkili olan “Syndicat” kelimesi ise bahsi geçen kişinin görev ve sorumluluklarının mahiyeti ve nasıl yerine getirileceğinin detaylarını ifade etmek için kullanılmıştır.[17]

3.      TÜRKİYE’DE İŞÇİ HAREKETLERİ VE SENDİKACILIĞIN DOĞUŞU

Sendika, sanayi toplumuna geçişle birlikte başlayan yeni üretim-tüketim ilişkileri ağının neticesinde meydana çıkmış bir kavramdır. Geleneksel toplum yapısının üretim-tüketim kültürünün ürünü olan güçlü mesleki örgütler medeniyet tarihimizde vücut bulmuştur. Bir sivil örgütleme modeli olarak Ahilik teşkilatı yıllarca Anadolu coğrafyasına damgasını vuran bir mesleki teşkilatlanma olarak hizmet vermiştir. Ancak konu itibari ile geleneksel toplum yapısının akabinde ortaya çıkan sanayi toplumunun bir ürünü olan sendika kavramını ele aldığımızdan dolayı konumuza Osmanlı Devleti’nin sanayileşme gayretlerinin başladığı süreçle giriş yapmak yerinde olacaktır.

Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde merkezin toprak, emek ve kapital üzerinde mümkün olduğu ölçüde sıkı bir denetimi mevcuttu. Bu ekonomik yönetim anlayışı hayata geçirilirken devlet, faktörlerin mülkiyeti, dağılımı, tedavülü ve fiyatlar üzerinde kurmaya çalıştığı kontrolle yetinir ve daha ileri giderek, bizzat kombine edip doğrudan üretime girmekten bazı istisnalar dışında, genlikle kaçınır ve bunu özel şahıslara, reayaya ve esnafa bırakmayı, klasik dönemde tercih ederdi. Ancak bu kombinasyondan doğan üretim ve ticaretin içinde cereyan edeceği genel çerçeveyi tespit etmekle yetinirdi. Bu genel çerçeve üç ana prensibe istinad ediyordu: Birincisi, üretim faaliyetlerinin amacını ülke içinde mal ve hizmet arzının mümkün olduğu kadar bol ve ucuz olmasını sağlamak için uygulanan provizyonizm; ikinci olarak, hazine gelirlerinin mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmak ve ulaştığı düzeyin altına düşmesini engellemek için uygulanan fiskalizm; üçüncü olarak, ilk iki prensibin etkileri ile yavaş yavaş ulaşılan dengeleri, mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme, değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir değişme ortaya çıktığı takdirde, tekrar eskiye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesinin hâkim olması anlamına gelen tradisyonalimzdir. Bu çerçeve içinde ziraat, esnaflık, hatta ticaret sektörü de küçük ölçekliydi. Büyük çoğunluğu yakın bölge pazarı için üretim yapan bu işletmelerin içinde, 15-20 işçi çalıştıracak boyuta varmış olanları nadir denilecek kadar azdı. İş bölümü ve gelir-servet farklılaşması da son derece düşüktü.[18]

Osmanlı Devleti’nin yukarıda izahı yapılan geleneksel toplum yapısı içindeki ekonomik düzeni gerek kendi iç yapısındaki aksamalar gerekse Batı’nın modern sanayi toplumuna geçişinin diğer toplumlara yansımaları neticesinde sarsılmaya başlamıştır. Geleneksel-modern ayrımının hem Batı toplumlarını hem de Batı dışı toplumlarını ilgilendiren ve niteliksel değişime/dönüşüme yol açarak modern çağı oluşturan temel parametlerden ekonomi ile ilgili olanları sıralanırsa:

1- Buhar makinesinin keşfiyle birlikte üretim teknolojisi ve taşıma araçlarında meydana gelen hızlı gelişmeler endüstriyel devrimi gerçekleştirmiş, endüstriyel devrime bağlı olarak iş bölümü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla hayat biçimleri köklü dönüşümlere uğramıştır.

2- Tabiatın kullanımı ile gerçekleşen kitlesel üretim, sosyal organizasyonları mümkün kılan gelenekleri yerle bir ederek insanları piyasa ilişkilerinin nesnesi haline getirmiştir.

3- Geleneksel toplum yapısı birimi olan cemaatler çözülmüş, nüfus hareketlerinin, iletişim ve ulaşımın yaygınlık kazanması ile daha büyük toplum birimleri ortaya çıkmıştır.[19]

            Netice itibari ile 18. Yüzyılın ikinci yarısında başlayıp bütün Avrupa’da bir devrime dönüşen sanayinin yükselişi, şüphesiz insanlık tarihinde birçok yönüyle büyük sıkıntıların meydana gelmesine yol açmıştır. Dünya, endüstri devriminin yarattığı büyük depremle hem bu devrimi meydana getirip yaşayan ülkelerde, hem de bu ülkelerin dışında çok geniş bir coğrafyada daha önce tahmin edilmesi imkânsız yenilikler, yeni ilişkiler ve olaylarla karşılaşmıştır. Endüstriyel devrimin Batı toplumlarında yol açtığı gelişmeleri bir tarafa bırakarak Batı dışı toplumlarda meydana getirdiği etkilere bakarsak dahi, eski dünyanın endüstri öncesi uygarlıklarının nasıl parçalandığını görebiliriz. Bu anlamda Batı’nın yükselişi ile birlikte Batı dışı toplumların hem mutlak hem göreli olarak gerileme sürecine girdiği bir dönem başlamıştır. Bu gerileyişlerin Batı dışı toplumlarda yarattığı iki önemli gelişmeden birincisi, ekonomik işleyişlerinin bu yükselen yeni yapının kontrolüne girmesi; ikincisi, bu etkinin sadece ekonomik işleyişle sınırlı kalmayarak silah ve askeri teknolojilerde meydana gelen değişimler vesilesi ile askeri ve siyasi alana da sirayet etmesidir. Bu iki önemli etkinin Batı dışı toplumlarda yarattığı netice şudur: Batı’nın yükselişi karşısında yaşanan sarsıntıyla telaşa düşen yönetim yapılarının, Batı’nın genişlemesini veya kendi çöküşlerini durduracak yollar araması ya da Batı’nın yükselişi karşısında Batı’nın olumsuz etkilerine karşı bir tavır alarak kendi içine kapanma şeklinde hareket etmek.[20]     

Osmanlı Devleti’nin kendi durağanlığına rağmen Batı toplumun yükselişini fark ettiği an ki tavrı yenileşme gayretine girmek olmuştur. Bu kapsamda sanayi toplumuna geçişinin ilk işaretleri on dokuzuncu yüzyılın başlarına dayanır.  Zira 1830’lı yılları gelindiğinde sanayi sektöründe ilk defa buharlı makineler kullanılmaya başlanmış ve çok sayıda fabrika açılmıştır.  2.Mahmut’un (T. 1826) Osmanlı Devleti’nde askeri alan başta olmak üzere başlattığı bu yenileşme hareketi kapsamında ihtiyaç duyulan ürünlerin temini için açtığı Feshane, Beykoz Kundura ve Hereke fabrikaları, işçi kesiminin doğuşu ve geleneksel üretim ilişkilerinin değişimimin ilk ayak sesleri olmuştur. Bu süreci Osmanlı coğrafyasının ulaşım imkânlarını geliştirmek için başlanan demiryolları ve maden ocaklarının açılışları (T.1860) takip etmiştir. Bu gelişmelerin hepsi işçi sayısının çoğalmasını, beraberinde işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş kazalarına karşı tedbir alınması, mesai sürelerinin belirlenmesi gibi sorunların çözümü için de işçi derneklerinin kurulması sürecini başlatmıştır. İttihat ve Terakki kadrolarının büyük bir gayret ile giriştikleri Milli şirketler oluşturmak için “Milli İktisat”[21] Politikaları geliştirme gayretleri gerek iç karışıklıklar gerek dış savaşlar nedeni ile sonuçsuz kalmış ve neticede sanayileşme çabaları yeteri hızla yol alamamıştır. Öğleki 1915 yılına gelindiğinde o zamanın imkânlarına göre yapılan tespitte Osmanlı Devleti’nde 15.000 bin işçi olduğu tespit edilmiştir.[22] Bu işçi sayısı rakamı ile 17. Yüzyılda İstanbul’da 29 devlet işletmesinde (imalathane veya büyük atölye) ile tophane ve tersanede toplam 10.000 kişinin çalıştığı mukayese edilirse[23] sanayileşme ve işçi sayısı artışının ne denli az seyir takip ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

            Osmanlı Devleti’ndeki bu sanayileşme çabalarının ürünü olarak açılan fabrikalar ve iş yerlerinde çalışan işçiler haliyle örgütlenme gayreti içine de girmişlerdir. Ancak Osmanlı Devleti’nde işçi kesiminin örgütlenmeleri, günümüzdekinden daha değişik biçimler de alabilmiştir. Bu örgütlenme biçimlerini, ana çizgileri ile şöyle ifade edebiliriz:

1-Sendika niteliği taşıyan ama dernek çerçevesinde gerçekleştirilen örgütlenmeler,

2-Sendikal bir nitelik taşımayan dernekler biçiminde gerçekleştirilen örgütlenmeler.[24]

 Bu kapsamda meydana gelen örgütlenme biçimleri ile 1895 yılında Osmanlı Amele Birliği, 1901 yılında Tütün Ameleleri Saadet Birliği, 1908 yılından önce kurulan Hamurkâr Cemiyeti, 1907 yılında Şark Demiryolları Şirketleri İşçiler Cemiyeti kurulmuştur. Bu dönemde kurulan işçi örgütlenmelerin çok sınırlı olmasının sebebi, Kanun-i Esasiye’nin cemiyet kurma ve toplu eylem yapmaya getirdiği yasaklar olmuştur. 1908 yılında 2.Meşruiyetin ilan edilmesiyle birlikte 1913 yılına kadar 80 işçi örgütü kurulmuştur. Ancak kurulan bu örgütlerin çoğunun öncülüğünü sosyalist ve Marksistlerin yaptığı bir veri olarak ortadadır. Bu durumun bir yansıması olarak işçi örgütlerinin kurduğu dört üst birlikten bir tanesi milli bir hüviyete sahiptir. Bu üst birlik Türk Çalışma Cemiyeti Azası olan Mehmet Nurettin Bey’in ilk genel başkanı olduğu ve kurulduktan sonra 26. İşçi Cemiyetinin kurulmasına öncülük eden İstanbul Umum Amele Birliği’dir ve 1922’de Milli Ticaret Birliği öncülüğünde kurulmuştur. Örgüt İzmir İktisat Kongresine işçi örgütü olarak iştirak etmiştir. Osmanlı Devleti’nden sonra kurulan yeni Türk Devleti’nin ilk ve önemli icraatlarının başında gelen İzmir İktisat Kongresine (T.1922) katılan işçi örgütü İstanbul Umum Amele Birliği o günün şartlarına göre çok ileri olan bir bakış açısını içeren 36. Maddeden oluşan bir bildiriyi kongrede sunmuştur.[25] Ancak bildiride dile getirilen taleplerin birçoğu ülkenin içinde bulunduğu siyasi şartlar, askeri ve sivil yöneticilerin sendikacılığa iyi gözle bakmayan zihni yapısı, yasal ve hukuki alt yapı (Ta’til-i Esgal, Takriri Sükûn Kanunu, Cemiyetler Kanunu) eksikliği, dünyanın içinden geçtiği ekonomik krizin sanayi gelişimi yönünden ülkeyi olumsuz yönde etkilemesi, Türk toplumu medeniyet algısının sosyokültürel yapısının sınıflı topluma ve burjuvazinin oluşumuna uymayan yapısı gibi birçok farklı sebepler nedeni ile çok partili hayata geçiş olan 1947 yılına kadar elde edilememiştir. İşçilerle ilgili olarak 20 Şubat 1947 yılında ilk sendika kanunu “5018 Sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakları” adı ile Resmî Gazetede yayınlanarak hayata geçmiştir ve işçilere sendikal alanda geniş haklar veren daha sonra 1963 yılında 274 ve 275 sayılı Sendikalar Kanunu hayata geçirilmiştir.[26] En son 2012 Tarihli ve 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Kanunu yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’de memur sendikacılığı işçi sendikacılığına nazaran daha geç başlamıştır. Memurlara ilk kez sendika hakkı 1965 Tarih 624 sayılı Devlet Personeli Sendikalar Kanunu ile sağlanmıştır.  Bu kanun sendikal haklar noktasında sınırları çok dar tutulan bir yasa olmasına rağmen bu hali bile memurlara çok görülmüş ve 1972 yılında 657 sayılı Kanun’un memurlara sendika kurma ve üye olma hakkı veren 22. Maddesi yürürlükten kaldırılarak kanun tamamen hükümsüz bırakılmıştır. Ancak yıllar sonra 2001 Tarihli ve 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu, Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve daha sonra 4/4/2012 tarihli ve 6289 sayılı Kanun ile “Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu” adını almış ve memurların sendikal haklarını genişletecek mahiyette bazı maddelerinde değişikliğe gidilmiştir. Ancak en temel çalışma haklarından birisi olan ve aslında ILO normları çerçevesinde 98 sayılı sözleşmenin altına imza atılmasına ile de güvence altına alınmasına rağmen grev hakkının kamu çalışanları için ülkemizde halen öngörülmüyor olması, atılan olumlu adımlara gölge düşürmektedir.[27]

Netice itibari ile gerçek anlamda bağımsız sendikacılığın yalnızca demokratik toplumda kurumsallaşmasını gerçekleştirebildiğini, büyüyerek serpilebildiğini de ifade etmek lazımdır. Bir anlamda insan için oksijen ne ise, sendika içinde demokrasi o anlama gelmektedir. Ayrıca gözden ırak tutulmaması gereken bir boyut, sendikal mücadelenin sanayi toplumunun kültürel, sosyal ve siyasal yapısına yaptığı katkılardır. Yine bu da demokratik bir sürecin/katılımın varlığı ile mümkün olmuş bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.[28] Bu nedenle ülkemizdeki sendikacılığın sağlıklı gelişiminin sağlıklı bir demokratik işleyişle gerçekleşebileceği unutulmamalıdır.

3.1 DEMOKRASİ, SENDİKA VE SİYASET İLİŞKİSİ

Günümüzde tüm eski mensubiyetler, aidiyet veya kimlikler yeniden tanımlanmakta ve bunlara birçok yenileri eklenmektedir. Bütün bunların bir arada yaşayabilme zemini olarak da “demokrasi” idealizasyonunun büyüsüne umut ışığı bağlanmaktadır.[29] Bu noktada demokrasiye tanımlamak için sadece kelime anlamını vermek yeterli olsaydı sorun kolayca çözülürdü. Gerçekten de Yunanca olan bu kelimenin Türkçeye çevrilmesi kolayca “halkın iktidarı”dır.  Ayrıca “halk tarafından yönetim” de onun en yaygın ve temel tanımıdır. Ama sorun bundan da karışıktır. Yine de dar anlamda siyasetle sınırlı olan demokrasi kavramını devletin yönetildiği amaçları da kapsadığından ölçütleri son derece genişlemekte ve bireysel özgürlük, haklarda eşitlik, halkın memurları üzerindeki üstünlüğü, adalet ve toplumsal refah gibi değerleri de içine almaktadır. Demokratik sistemin ayırıcı prensipleri olarak dört ilke sayılmaktadır. Bunlardan birincisi “güdülen siyaseti yapanların popüler kontrolüdür”.  Bunun yolu da temsilcilerin düzenli aralıklarla seçimidir. İkinci ilke, “siyasal eşitliktir”. Bu da her yetişkinin oy hakkı, bir kişinin bir oy hakkı, her oyun eşit sayılması olarak açıklanabilir. Üçüncü ilke, “popüler kontrolün etkinliği” ya da “siyasal hürriyetler” olarak bilinir. Bu ise, oy vermede hür tercih yapmanın sağlanması ve arzu edildiği takdirde seçilebilecek birden çok aday olmasıdır. Dördüncü ilke, “temsilciler farklı düşüncelere sahip oldukları zaman çoğunluğun kararlarının egemen olması”dır.[30] Çerçevesi ana hatlar çizilmeye çalışılan böyle bir demokratik sitemin en can alıcı noktası, iktidar aracılığı ile yönetim-kamu arasında işlevsel farklılaşmayı sağlıklı bir dengede götürebilme kabiliyetini gösterebilmesidir. Zira ancak iktidarın paylaşılmış ve dağıtılmış olduğu bir sistem demokratik olabilir. Yönetim işlevini yerine getiren politik alanın, sınırlarını düzgün bir mahiyette çizmesi ve kendini diğer alanlardan ayırabilmesi önemli bir noktadır.[31] Aynı şekilde sosyal yapıların faaliyet alanlarını çizerken göstermesi gereken hassasiyet kuralları sivil toplum içinde geçerlidir. İlber Ortaylı’nın ifadesi ile “sivil toplum esasları herhalde hukuki katılım çerçevesinde ele alınacak bir konudur. Yani idareye ve politikaya katılımla ortaya çıkıyor ve ona ‘Sivil Toplum Kuruluşu’ (STK) deniyor. Temsil organı olan parlamentonun da kontrol edilmesi lazımdır. Ondan dolayı Sivil Toplum Kuruluşları menfaat gruplarında, cemiyetlerde örgütleniyorlar ve anayasal katılım hakları çerçevesinde çalışıyorlar. Siyasi ve sosyal faaliyetlerde bulunuyorlar.[32] Demokratik politikada Egemen halk ise, o egemenliğin önemli politik göstergeleri olan seçim, parlamento, eşitlik, adalet… gibi mefhumlara halel getirmeyen hukuk düzenini de halk ve temsilcileri yaratmak zorundadır. Çünkü politikayı, dost-düşman ayırımında dayayan bir kurt kapanına çeviren “kanun devletinin” elinden kurtararak “düşman” addedileni “muarız”a tahvil ederek demokrasiye dâhil eden hukuk devletini inşa etmek elzemdir.[33] Yani gerek politik alanın gerek sivil toplumun gerekse siyasete taraf olan diğer toplum yapılarının demokratik ölçüler doğrultusunda faaliyet alanlarının sınırlarını belirlemesi gerektiği ifade edilirken, bu sürecin durağan değil dinamik bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Filozof Derrada’nın ifadesiyle “demokrasiyi monarşi, aristokrasi, oligarşi ve diğer tüm politik düzenlerden ayıran özelliği demokrasinin bir modeli olmayan bir model, kendi tarihselliğini kendi geleceği ve kendi özeleştirisini kendi mükemmelliğini kabul eden tek politik sistem olmasıdır.”[34] Bu nedenle de Roussenau’nun “Toplum Sözleşmesi” eserinde söylediği gibi “demokrasi kadar durmadan biçim değiştirmeye alabildiğince kayan, varlığını korumak için de daha çok uyanıklık ve yiğitlik isteyen hiçbir yönetim yoktur”.[35] Bu çerçevede günümüzde, ciddi farklılık gösteren siyasi sistemler hemen her zaman demokratik olarak nitelenmekte ve terim şaşırtıcı derecede farklı bağlamlarda kullanılmaktadır. Bunun içindir ki bugün, dünyada “liberal demokrasi”ye, “sosyal demokrasi”ye, “totaliter demokrasi”ye sahibiz. Demokrasi kelimesi aynı zamanda “sınai demokrasi”sinden söz edilmesinde olduğu gibi siyasi olmayan bağlamlarda da kullanılmaktadır. Bu, durum terimin çok az tasviri bir muhtevaya sahip olduğunu ve onun konuşanın onayladığı ve muhatabının da aynı şekilde onaylamasını istediği siyasi ve iktisadi örgütlenme biçimlerine yapıştırılmış yüceltici bir etiket olduğunu göstermektedir.[36]    

Sendikalar bakımından “sendika içi demokrasi” konusunun sendikal gündemin önemli konularından biri olduğunu belirtmekte fayda vardır. Ülkemizdeki demokrasiyi ve temel özgürlükleri herkes için değil, yalnızca insanların kendisi için isteme alışkanlığı sendikal alanda da etkinliğini devam ettirmektedir. Türkiye için demokrasiyi çok önemli bir ihtiyaç, hayati bir gereklilik sayan ve demokrasiyi sendikacılık kültürünün olmazsa olmaz koşulu gören pek çok sendika yöneticisinin, demokrasiyi kendi sendikaları için pek de kullanışlı bir araç olarak görmemeleri bugün sendikacılık hareketinin önemli gündem konularından biridir.[37]   Demokrasi sendika ilişkisine bu çerçeveden bakıldığında hem sendikaların kendi iç işleyişlerindeki demokrasi anlayışı hem de ülke genelindeki cari demokrasi anlayışı ile yaşadığı sorunlar geleceklerine dair sıhhatli adım atabilmelerini kimi noktalarda sınırlar mahiyettedir. Bugün Türkiye’de işçi ve memur sendikacılığı, gerek ülkemizin kendine özgü şartları, gerekse dünya ölçeğinde meydana gelen gelişmelerden dolayı çok büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Ülkemizde faaliyet gösteren sendikaların kendi içyapılarından kaynaklanan sorunlarını ele aldığımızda, genel merkez düzeyinde teşkilat içi demokratik işleyişin safhaları noktasında yeteri derecede şeffaf olunamamasından dolayı yaşanan sorunlar ve üyelerinde sendika kanunun içeriğinden kaynaklı sendikanın gücünü yetersiz görmeleri gibi bazı sebepler sonucu sendikanın demokratik işleyiş süreçlerine yeteri kadar ilgi göstermemesi[38] sendikaların geleceği açısından önemli bir sorunu teşkil etmektedir. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarında çok farklı sebeplere bağlı olarak çatışmaların çıkması da doğaldır. Aslında bireyler ya da örgütler arasında çatışmalar gizli kalmış sorunların ortaya çıkmasına ve bu sorunların çözülmesi için çaba harcanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle çatışmaların yıkıcı yanlarından uzak kalınarak ifade edilen yararlarından kaynaklanan öneminin sonuç verebilmesi için etkin olarak yönetilmesi gerekmektedir. Bu etkin yönetimin en önemli araçlarından başında karşılıklı iletişim yollarının her daim açık tutulması anlamına gelen örgüt içi demokrasinin sağlıklı bir mahiyette işletilmesi gelmektedir. Çatışmalar iyi yönetildiği takdirde örgütün büyümesi için bir kaynak olabileceği gibi bütünleşmesi için de teşvik olabilir.[39] Ancak sendikalarda demokratik sürecin sağlıklı işlemeyişinin sendikacılığın geleceği açısından iki önemli negatif sonucu vardır: Bunlardan birincisi sendikanın işleyişine şeffaf bir süreçle iştirak edemeyen üyeyle sendikanın bütünleşmesi sekteye uğraması, ikincisi de sendikası ile bütünleşemeyen bir üye profiline sahip olan sendikada amaç ve hedefleri ile tam manası ile bütünleşemeyerek sağlıksız bir gelişme sorunu ile karşı karşıya kalmasıdır.

 Ülkemizdeki sendikalara kendi demokratik işleyişlerinin haricinde dışarıdan siyasetin yaptığı müdahaleler ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Siyasi yapıların sendikaları yanlarına çekmeye her zaman istekli olmalarına karşın memurlara siyaset yasağının olması ve dolayısı ile bu durumun memur sendikalarına yansıması ve işçiye siyasetin serbest olması ve sendika yöneticilerine 1997 yılında yapılan düzenleme ile siyasetin serbest kılınmasına rağmen siyasetin içinde daha aktif yer almak çerçevesinde partilerin yönetim kurullarında görev almaya pek itibar etmedikleri gözlenmektedir.[40] Zira bugüne kadar yaşanan tecrübeler göstermektedir ki siyaset sendika ilişkisinin neticesinde çoğunlukla sendikaların emek ve hak arama mücadelesi sekteye uğramıştır. Türkiye’nin bu konuda içinde bulunduğu durum Avrupa’daki sendikalarla mukayese edildiğinde Avrupa’da ki sendikalar siyaseti etkilerken, Türkiye’de siyaset sendikaları etkilemekte siyasi alandaki parçalanmışlık sendikal yapılarda da bölünmelere neden olmaktadır.[41] Bu durumda ise sendikaları, toplumsal meseleler karşısında alternatif düşünceler ve pratikler üretmenin bir aracı olan “siyasetin kurumunun”[42] işleyişinde etken değil edilgen bir konuma mahkûm etmektedir.   

Hâlbuki demokratik bir sistemde “siyaset” kuramsal olarak iki alana ayrıştırılmakta ve birbirleri açısından denge ve denetim sistemi işlevi görmesinin sağlanması öngörülerek güvence altına alınmaktadır. Bir yanda devletin temsil ettiği “kamu alanında” bir nevi “mekanik sistemin” adeta “işlemcileri” konumda algılanan bürokrasi, yani atanmış “kamu çalışanları kadroları” diğer yanda “özel alanda” bir nevi “organik sistemin” adeta “eylemcileri” konumunda algılanan siyasi yapılar, yani “seçilmiş kadrolar”. Kamu alanındaki faaliyetlerin, daha “insani boyutlarda” tutulmasını sağlamak amacıyla, mekanik bir mahiyette işlemesi gereken “kamusal işlemler”, özel alandaki organik sistemlerin eylemleri tarafından “denge ve denetim” altında tutulmaktadır. Ancak demokratik bir sistemde memurlar her ne kadar mekanik bir sistemin işlemcileri konumunda bir kamu hizmeti “işlevi” yerine getirseler de, aynı zamanda kurdukları sendikalar ile de özel alanda siyasi işleyişi denetleme ve gözetleme noktasında “eylem” icra etmektedirler. Yani normal ölçülerde işleyen tüm bu süreçler sendikaları işlev olarak yönetsel bir mekanizmadan ibaret olan demokratik sistemi güvence altına almayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda ülkemizdeki memur sendikalarının en önemli işlevlerinden biri de, sağlam temellere oturtulmuş demokratik bir hukuk devletinin inşasına gönül vererek gayret etmek olmalıdır. Netice itibariyle tabi ki sendikalar işlevlerinin bir gereği olarak siyasi işleyişin ve siyasetin içinde temel aktörlerden biridir. Zira siyaset sosyolojinde siyasal partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve olağan üstü sosyal, kültürel ve ekonomik olayların her biri, bireyin siyasal toplumsallaşma sürecine etki eden ana unsurlardır.  Buradaki ince ayrım, sendikalar açısından önemli olan şeyin, kamu çalışanları ve ülke meseleleri ile ilgili konularda, sivil bir dil ve üslupla konulara yaklaşan bir anlayışla fikir ve eylem üretmesidir.[43]

Demokratikleşme süreci siyasi bir süreçtir. Sivil toplum/sendika, siyasi alanla ilişkili olduğu sürece demokratikleşme sürecine destek verebilecektir. Bu ilişkili olma hali, ne siyasetin mutlak güdümüne girme hali olmalı, ne de onun alternatifi olma iddiasını taşımalıdır. Sivil toplum kuruluşları/sendikalar, ancak; toplumun sivil toplum vizyonunu genişleten, kamuyu ilgilendiren sorunların daha rahat ve daha ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını sağlayan ve vatandaşların birlikte hareket etme kapasitesini güçlendiren toplumsal araçlar olarak algılandığı sürece siyasi demokratikleşme sürecine katkı sunabilirler.[44]   

4. GÜNÜMÜZDEKİ DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE SENDİKALAR

Küreselleşme ve teknolojik gelişmeler neticesinde üretim ilişkilerinde meydana gelen değişimler, en yoğun şekilde istihdamın yapısı üzerinde hissedilmiştir. Çalışma koşullarının değişmesiyle birlikte iyice değişim içine giren istihdam anlayışı, nitelikli işgücüne yönelmiş ve yeni çalışma türleri belirleyerek sendikaların klasik sendikal anlayışla ilerlemelerine olanak vermemiş ve sendikaları ancak mevcut durumlarını muhafaza etmeye mahkûm olan bir sürece itmiştir. Sendikaların bu süreçten en az zararla çıkarak yollarına devam edebilmeleri, genel manada toplumdaki değişimleri ve özel manada da çalışma hayatındaki ilişkileri iyi çözümleyerek yeni duruma uygun farklı stratejiler geliştirebilecekleri bir sendikal zihniyete yönelmeleri ile mümkündür. Zira sendikaların şu andaki yapıları ile hem kendi üyelerinin hem de toplumun beklentilerine çözüm üretebilmeleri çok zordur.  

4.1 SENDİKALARI ZORUNLU OLARAK DEĞİŞİME SEVKEDEN ETKENLER

Uluslararası sermaye, üretimi dünya ölçeğinde tasarlayarak, her koşulda belirleyici olmak, koyduğu kurallara uymayanları cezalandırmak, dışlamak strateji izleyerek kendisini “büyük alıntı” haline getirerek hegemonyasını tüm zor ve ikna araçlarıyla dayatmaya başlamıştır. Bu gidişat sermayenin evrenselleşmesi uzun süreli bir süreç olmasına karşın günümüzde özel bir anlam kazanmaktadır. Özelikle IMF, DB gibi uluslar arası finansal kuruluşlar tarafından uygulanan finansal liberalleşme programları sonucunda finansal sermayenin önündeki tüm engeller kaldırılıyor, dizginsiz sermaye meydan okurcasına eşitlikçi para ve maliye politikaları cıva gibi ülkeden ülkeye akan sermayenin taleplerine göre düzenliyor, finans sermayesi koyduğu kurallara uymayan ülkeleri adeta terk ederek adeta terör uyguluyor. Bu çerçevede hareket eden uluslararası sermaye sınıfının pratikleri de iki bağlamda incelenebilir. Birincisi, bu sınıfın sermaye ve emek arasında politik mücadelenin doğasını etkilemek için faaliyet göstermesi. İkincisi, yerel pratikleri küçümseyip, yeni ve ışıltılı uluslar üstü pratiklerle kıyaslayarak bir “komprador” zihniyet yaratmayı amaçlamaları. Bahsi geçen küreselleşmeyi hem bir yaşam hem bir yönetim tarzı olarak benimseyen, geleceğini küreselleşme sürecinin derinleşmesinde gören yeni insan tipi ise “kozmokrat” olarak etiketlenmektedir. Bu etiketi taşıyan insanlar, bilgisayar ve iletişim teknolojisinin olanaklarıyla zamanı ve mekânı aşma iddiası taşıyarak, işleri ve zevkleri peşinde dünyayı harmanlamaktadırlar. Bu insan tipinden çalışma ve tüketim pratiklerinden yola çıkarak 1991’lerde “uluslar üstü üretici hizmetler sınıfı” diye bahsediliyordu. – Bu toplum sınıfının kim olduğunu yakın zamanda küresel sermayenin üç yüzden fazla önemli şirketinin yöneticiliğini yapan ve artık sosyal projelerle ilgileneceğiz diyerek görevlerinden ayrılan insanları örnek verebiliriz-.  Netice itibarı ile içinde yaşadığımız dünyada insanların fıtratları üzerinde oynayarak kendi bakış açısına göre organize etmeye çalışan ve ekonomik, politik, kültürel tüm yaşam etkinliklerini kar mantığına tabi kılan süreci ulusal devlet kalıpları içerisinde, geleneksel emperyalizm tahlilleri çerçevesinde açıklamak imkânsız görünmektedir. Bu nedenle ulusal devletin yerini “uluslar üstü devlet”e, ulusal burjuvazinin ise “uluslar arası sermaye sınıfı”na bıraktığı tezlerinin tartışıldığı bir ortamda, küreselleşmenin mağduru olan toplumsal sınıfların, yurttaş inisiyatiflerinin, çeşitli sosyal hareketlerin, emek ve özgürlükten yana siyasi örgütlenmelerin talep ve çıkarlarını, karşılıklı anlaşma, uzlaşma, dayanışma içerisinde, onların göreceli özelliklerini koruyarak ortak bir iradede birleştirmek için ciddi tartışmalara ve eylem pratiklerine gerek olduğu ifade edilmektedir.[45]              

Yukarıda ifade edilen tüm gelişmeler sendikaları 21. Yüzyıla girerken değişime ve dönüşüme zorlayan etkenleri doğurmaktadır, bu etkenleri; küreselleşme süreci ve uluslar arası rekabet, sendikaların pazarlık gücünde gerileme, toplu pazarlığın adem-i merkezileşmesi ve kapsamının daralması, neo liberal politikalar, yeni üretim teknikleri ve emeğin dönüşümü, iş gücünün yapısında değişim, İstihdamın sektörel dağılımındaki değişim, işyeri ölçeğinde küçülme, standart dışı çalışmanın yaygınlaşması, işletme yönetimindeki anlayışta değişim, sendikacılığı besleyen ideolojilerin güç kaybetmesi diye sıralayabiliriz.  Mahiroğlulları, özetini yaptığı tabloda sendikaların geleceği ile ilgili senaryolardan çıkardığı sonuçları “bir, sendikasız endüstri ilişkileri, iki, sendika-işveren taraflarının çatışmadan kaçınarak uzlaşmaya, işbirliğine yönelmeleri, keza çatışmasız bir toplu pazarlık, üç, sendikaların, 1980 sonrası belirginleşen değişim/dönüşüm sürecini anlama ve uyum sağlama koşuluyla varlıklarını sürdürebilecekleri” diyerek özetler ve kanatini “sendikacılığın, karşı karşıya kaldığı günümüzdeki olumsuzlukları göğüsleyebilmesi ve işlevini sürdürebilmesi için üçüncü senaryoda belirtilen değişime ayak uydurması, kendini yenilemesi kaçınılmaz bir olgu olarak gözükmektedir.”[46] diyerek ifade eder.

4.2 DÜNYA GENELİNDE SENDİKACILIKTA YENİ MODEL ARAYIŞLARI

Küreselleşmenin ortaya çıkardığı olumsuz etkilerin çözülmesi konusunda sosyal adalet ve sosyal dayanışma anlayışına dayanan küresel bir küresel sosyal politikaya dayandığı görüşü özelikle sivil toplum örgütleri tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Küresel sosyal politikada temel düşünce, devletin çeşitli politikalarla toplumu “çatışmaya dayalı” olmaktan kurtarmalı ve de bireylerin böylece kalan zamanlarıyla bireysel veya toplumsal faaliyetlere katılmalarını sağlamaktır. Diğer bir deyişle, sanayi devriminden olduğu gibi bireyleri çalışan bir meta görmek yerine sosyoekonomik sistemin merkezine koyup bireylerin mutluluğunu ve refahını esas alan kürsel sistem oluşturmaktır.[47]  Ancak amacı maliyetleri düşürmek ve karını artırmak olan küresel sermayenin adil paylaşıma evet demeyeceğinin ve bu zihniyetinden/anlayışından vazgeçmeyeceği kuvvetle muhtemel olduğundan emek kesiminin ilkönce bu gidişatı durdurma girişimi içine girmesi bundan istenilen sonuç alınmayınca da küresel sermayeye karşı sendikal örgüt güçlerini birleştirme hamlesi içine girdiği müşahede edilmektedir.[48] Bu kapsamda sosyal kazanımların giderek yok olması 155 milyon üyeyle en büyük küresel sendikal örgütlenme olan Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU) harekete geçirmiştir.  Ve Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU) 1 Kasım 2006’da Dünya Emek Konfederasyonu (WCL) ile Uluslar arası Sendikalar Konfederasyonu  (ITUC) adı altında birleşerek gücünü ve üyelerini artırmak için yeni bir adım atmıştır. Ayrıca Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC) ise “sosyal adalet” sloganıyla enerjisini Avrupa Birliğinin yeniden yapılanma sürecine hasretmiş ve Avrupa sendikalarının ulus devlet bünyesinde büyük ölçüde kaybetmiş oldukları ayrıcalıklı konumu, bu kez Birlik bünyesinde yeniden elde etmeye yönelmiştir. Ancak Avrupa Birliğinin içine girdiği belirsiz yeni süreç ETUC’un “sosyal Avrupa” projesinin önündeki engelleri bir hayli artmıştır. Netice itibari ile mevcut değişim gayretlerine rağmen ITUC ve ETUC merkez ülkelerin egemen politikalarının etkisi altındadır ve çevre ülkeleriyle güçlü bir sendikal dayanışma oluşturmak konusunda gereken başarıyı yeterince gösterememektedir.[49] Bu küresel dayanışma çabasının tamamen dışında hatta karşısında ise küresel ekonomik entegrasyonun doğası gereği zararlı olduğunu düşünen yerelleşme okulu yer almaktadır. Küreselleşmenin adaletsiz gelir dağılımını her geçen gün derinleştirdiği bir ekonomik sistemde, dünyada bir türlü ortadan kalmayan fakirlik ve salgın hastalıklar ve giderek kirlenen ve yok olan doğal yapı yerelleşme okulunun önemini korumaya devam edeceğini düşündürmektedir.[50]      

Netice itibari ile küreselleşme süreciyle birlikte bir yandan dünya genelindeki sendikalarının küresel boyutta güç birliği yapma gayretleri diğer bir yandan kendi yerel şartlarını dikkate alarak hareket etme yolunu tutmalarının genel amacı sendikaların, toplumsal ve politik güçlerini kaybetmeye başladıklarından dolayı eski güçlerine kavuşabilmek isteğidir. Bunun için yukarıdaki bahsedilen yapısal dönüşüm gayretlerinin yanında sendikalar klasik sendikacılık anlayışından sıyrılarak eylem ve faaliyet noktasında yeni stratejiler geliştirmeye de yönelmişlerdir. Bu kapsamda üyelerine yönelme ve toplumla bütünleşme gayretlerine yönelen yeni sendikal anlayışlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Önceki dönemlerde sınıf sendikacılığı, kitle sendikacılığı, ücret sendikacılığı gibi çeşitli nitelemelere tabi tutulan sendikacılık anlayışları küreselleşmenin etkisindeki bu yeni değişim ve dönüşüm sürecinde üyelerine yönelmeyi esas alan “hizmet sendikacılığı” ve toplumun tüm kesimleri ile kucaklaşmayı esas alan “toplumsal hareket sendikacılığı” nitelemelerine de sahip olmuştur.  

4.2.1 HİZMET SENDİKACILIĞI

Sendikalar geleneksel kolektif kimliklerinden uzaklaşarak sendika üyelerinin bireysel çıkralarının artırılmasına odaklanmıştır. Örneğin Avustralya Sendikalar Konfederasyonu (ACTU), üyelerine alışverişte imtiyaz sağlayan alışveriş kolaylık kartı çıkarmıştır. AFL-CIO üyelerine düşük maliyetli kredi kartı, sigorta, seyahat paketi gibi tüketim kolaylıkları sağlayan bir program uygulamaya koymuştur. Bu tür uygulamaları zamanla birçok Avrupa ülkesindeki sendikalar hayata geçirmeye başlamış ve böylece sendika üye ilişkisinin düzlemi değişmeye başlamıştır. Sanayi sektöründeki toplu çıkar ortaklığından bireysel tüketici çıkarlığı ortaklığına geçilmeye başlanmıştır.[51] Bu farklı sendikal yöneliş “hizmet sendikacılığı” olarak isimlendirilmiş ve 1980 sonrası ortaya çıkan sendikal krize çare bulma, azalan üye sayılarını artırabilme bağlamında yeni bir model olarak benimsenmiştir. Gerçi, sendikaların üyelerine sunduğu sosyal hizmetler, sendikacılık kadar eskiye dayanmaktaysa da, yeni modelde, gerek hizmet kalitesini artırma, gerekse hizmeti çeşitlendirme öngörülmektedir. Hizmet sendikacılığı anlayışının, günümüzde geniş uygulama alanı bulduğu ülkeler arasında İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi İskandinav ülkelerini ve Belçika’yı zikretmek gerekir. Burada, dikkati çeken husus, kuşkusuz pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde sendikalaşma oranları gerilerken, söz konusu ülkelerde üyelerine sunulan hizmet çeşitliliği nedeniyle sendikal yoğunluğun hala yüksek oranlarda seyretmesidir.  Türkiye’de işçi sendikaları hizmet sendikacılığı alanında kendini hazırlamakta ve üyelerine yeni hizmetler sunmaktadır. Son yıllarda, ülkemizdeki memur sendikaları da üyelerini hayat sigortası yaptırma, ucuz alışveriş imkânı için işyerleriyle anlaşarak indirim kartı düzenleme gibi hizmetler vermektedir.  Netice olarak, sendikacılığın gelişme döneminden itibaren sosyal faaliyetleri aracılığıyla üyelere sunulan hizmetler 1980 sonrası kazandığı ivmeyle yeni bir anlam kazanmış; en azından üye sayısını artırabilmek amacıyla yeni bir model olarak algılanmaya başlamıştır.[52]

4.2.2 TOPLUMSAL HAREKET SENDİKACILIĞI

Emek hareketindeki önemli değişimlerden biri de yeni toplumsal hareketlerle oluşturulan ittifaklarla yeni örgütlenme biçimleridir. Latin Amerika ülkeleri, Güney Afrika, Güney Kore, Filipinler gibi yeni sanayileşen ülkelerde yeni işçi kitlesini örgütlemeye yönelik olarak ortaya çıkan ve sınıfsal talepleri diğer toplumsal taleplerle birleştiren yeni bir sendikacılık hareketi ortaya çıkmıştır. “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” adı verilen bu sendikal hareket, yalnızca kendi üyelerinin çıkarları ile sınırlı olmayan daha geniş bir toplumsal hedefi odağına alan bir yaklaşıma sahiptir. Toplumsal hareket sendikacılığı, sermayeden, devletten, siyasi partilerden bağımsız biçimde, kendi perspektifiyle kendi gündemini oluşturmakta ve müttefik toplumsal hareketlerle müzakerelere dayanarak perspektifini değiştirmeye hazır bulunmaktadır. Bu bakış açısı ile toplumsal hareket sendikacılığı sosyal adalet sorunlarına yönelik olan sosyal mücadelelerin genişletildiği yerlerde giderek önem kazanmakta, neo liberal politikaların zayıflattığı sendikaların gücünü yeniden kazanmanın önemli alternatiflerinden biri olarak görünmektedir şeklinde yorumlar yapılmaktadır. [53] Zira günümüzde birçok sendika ve konfederasyon bu gidişin iyiye doğru bir gidiş olmadığını görmüş ve bu olumsuz durumu tersine çevirmenin yollarını aramaktadır. Bazı sendikalar “Sosyal Sendikacılık” anlayışı ile sadece sendika üyeleri ile değil aynı zamanda üyelerinin aile fertleri ile de ilgilenerek onların sağlık ve sosyal problemlerinin de çözümüne yönelik çalışmalar yapmanın gerekliliğine vurgu yapmaya başlamışlardır. Aslında sendikacılığın ilgi alanı sadece işçi ve aileleri ile sınırlı kalmayıp, mümkün olduğu en geniş anlamda toplumun tüm kesimlerinin sorunları ile ilgilenebilecek şekilde programlarını belirlemeleri, geleceğe yönelik sendikacılık anlayışında daha etkili olacağı belirtilmektedir.[54] Toplumsal hareket sendikacılığı, diğer sivil toplum örgütleriyle ittifak yaparak toplumsal sorunların çözümünde miting, gösteri gibi yönetici güçleri baskı unsuruyla etkileyerek varlığını ve işlevlerini sürdürmeye yönelik bir anlayışa dayanır.[55]

 Netice itibari ile tek bir sendikal modelin takip edilmesinin de kendine has bazı sorunlara yol açabileceği öngörülmelidir. Bu yüzden sendikalar; işyerinin hızlı değişimine ayak uydurmasını bilen, esnek, âdemi merkeziyetçi, örgütlenmeye dayalı, sosyal diyalogu (sendika-sermaye-devlet) esas alan, çeşitlenen bireysel talepleri karşılayacak hizmetlere organize edilmiş, verimlilik ve üretim kalitesine önem veren, özellikle kadın ve genç çalışanlara yönelik politikalar belirleyen, işyeri ağırlıklı olarak uluslar üstü örgütlenmiş bir karma model geliştirmelidirler. [56]

5.      DEĞİŞİM SÜRECİNDE TÜRKİYENİN KENDİNE ÖZGÜ SENDİKAL ZİHNİYET ARAYIŞLARI

Sendika, sanayi toplumunda fonksiyonel bir kurumudur. Sendika her ne kadar sanayi toplumlarındaki oluşum şekli açısından aynı özellikler taşımasa da sanayileşmesini tamamlayamamış Türk toplumsal yapısında çalışma hayatının önemli bir kurumudur. Diğer taraftan günümüz sanayi sonrası toplumlardaki değişim olgusundan dolayı bu toplumlarda sendikanın etkinliği tartışma konusu olmaktadır. Üretim teknolojilerinin gelişimi ve ticaretin yaygınlaşması gibi faktörler ülkeleri birbirleriyle etkileşime girmeye zorlamaktadır. Bu anlamda sanayileşmesini henüz tamamlayamamış Türkiye ile sanayi sonrası toplum özelliği taşıyan ülkelerin etkileşimleri söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla bir yandan Türkiye hızlı bir sanayileşme süreci yaşarken, diğer yandan da sanayi sonrası toplumları ile sosyo-ekonomik, politik faktörlerin yol açtığı “etkileşim” nedeniyle sanayi sonrası toplum niteliklerinin bir kısmını kendi bünyesinde içselleştirmeye çalışan bir “karma yapı” özelliği taşıma sürecine girmiştir. Türkiye’deki bu yeni “karma yapı” olgusu, Türk sendikacılığını yeni arayışlara sevk etmiştir.[57] Ancak sendikal sorunlarla birlikte genel çerçevede ülkemizin içine sürüklendiği toplumsal yozlaşmada etikal değerler gündeme gelmediği takdirde hiç iyileşme beklenemez. Sadece, ekonomik unsurları ön plana alarak enflasyonu düşürmek, istikrar programlarını izlemek çıkış yolu değildir. Zira insan derisinin dışında değil içinde yaşayan bir varlıktır. Onu bu niteliğinden yoksun bırakmak suretiyle farklı bir yaşam biçimine mahkûm ettiğiniz takdirde verimlilik, dürüstlük ve ahlaki davranışlar yerine her şeyi mubah gören, insan tipini elde edilmiş olur. O halde kültürel değerlerimize yönelik –Marksistlerin üst yapı, olarak belirlediği- aslında temel yapıyı oluşturan unsurlara yönenilmesi gerekmektedir.[58] Zira Sabri Ülgener’in ifadesi ile “iktisat ahlakı, tavır ve davranışlarımız üzerine –doğrudur veya eğiridir yollu- yargılayıcı değer hükümlerinin, söz ve deyim halinde ifadelendirilmiş bütünüdür.”[59] Bu bütünü kavrayamayan bir iktisat zihniyetinin insanın hizmeti merkeze alan bir anlayışı inşa etmesi mümkün değildir. Bu kapsamda İslam ülkelerinde sendikal haklara yönelik tartışmalar daha çok sınıf bağlamında yapılmakta, sınıflı bir toplum yapısının İslami olmayacağı görüşü öne çıkmaktadır. Marks ve Engels sınıf olgusunu üretim ilişkilerine ve sınıflar arası çatışmaya dayandırmaktadır. Weber ise toplumun ticari yaşantısı sınıfı yaratır görüşünü savunmaktadır. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere toplumdaki ilişkileri belirleyen farklı dinamikler vardır.[60] Maurice Duverger, “sınıf kavramının iki öğesi göze çarpmaktadır. Bunlar: Birincisi, herhangi bir toplumda, bireylerin aynı statü ve ayrıcalıklara sahip bulunmayan kategorilere ayrılmış olmalarından ötürü toplu eşitsizliklerin bulunması olgusu; ikincisi, resmi atamaların görünüşte eşitlikçi olmasına karşın, otoritelerin geniş çapta, aşağı sınıflardan değil de yukarı sınıflardan gelmelerinden ötürü toplumsal eşitsizliklerin, iktidar hiyerarşisinin üzerinde de etkili olması olgusudur. Bu şekilde anlaşıldığı zaman sınıf kavramı tüm ideolojilerden bağımsızdır ve herhangi biriyle bağdaşabilecek kadar geniştir.”[61]  demektedir.   Bu çerçevede sınıflaşma dinamikleri dikkate alındığında, İslam dünyasının bir yol ayrımında bulunduğu anlaşılmaktadır. Müslüman camia, bu anlamda, ya herksin aşağı yukarı eşit bir ortamda buluştuğu ‘vasat toplum’ yapısını riske atan farklılaşma, ayrışma ve ayrıcalıklar yaratmaya karşı kendi özgün çözümlerini yaratmak için bir bilinçlenme ve mücadele süreci içine girecek; ya da Türkiye, tanımlanması ve anlamlandırılması esasen mümkün olmayan özel bir çeşit sınıflaşmayla karşı karşıya kalacaktır. Bu şekilde sınıflaşan bir Türkiye’de, insanların çoğunluğu Batının ‘homo economicus’ olarak adlandırılan ideal tipik insanına yaklaşarak ‘homo İslamicus’un çok uzağına düşecektir. Çünkü zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakla ancak meşgul olabilen ‘madde insanı’ ile servetine servet katarak oluşan İslami burjuvazisi arasında yeni yeni meydana gelen kastlaşma/sınıflaşma bu yönde bir seyir göstermektedir.[62] Bu duruşun arka planındaki neden modernleşmedir. Türkiye’de modernleşen ahali, kadim aidiyet ve mensubiyetinin dışında yeni kimlikler inşa etmektedir. Zaten modernitenin en menhus özelliği atomize etmesidir. Modernite parçalar; çünkü toplumlar modernleştikçe insanlar bağlarından kopar, mensubiyetlerinden ayrılır, bireyselleşir ve farklılıklar gün yüzüne çıkar. Tarihi, geleneksel anlamında bildiğimiz şekliyle toplumlar çözülür, dağılır. İşte bu dağılan kalabalığı, yeniden tanımlayarak bu tanım etrafında bir araya getirmek için de kimlik icad edilmiştir. Bu icadı sağlıklı bir mahiyette işletenler etraflarında gelişen olaylara hükmetme kabiliyetini elde etmektedir.[63]  Müslüman toplumların modern toplumun doğurduğu sorunlara çözüm üretme gayreti kimliklerini muhafaza noktasında önemlidir. Bu çerçevede insan emeğinin hem fiziki hem de fikri gücünü ikame edecek şekilde teknolojinin değişiyor olması, çalışma hayatına yönelik tartışmaları daha da önemli kılmaktadır. Bu nedenle Müslüman toplumlar hem sanayi döneminin ortaya çıkardığı sorunlarla mücadele etmek hem de sanayi ötesi çalışma ilişkilerinin doğurduğu sorunlara karşı hazırlıklı olmak zorundadır. Bu sorunları çözebilmek için alternatif geliştirmek hem mevcut durum hem de gelecek için ihtiyaç duyulacak çözümleri üretmek Müslümanların temel sorumluluklarıdır. İdeal İslam düzenine ulaşma hedefi hiç kuşkusuz varlığını devam ettirecek ve bu amaca yönelik çalışmalar sürdürülecektir. Ancak geçiş aşaması olarak ifade edebileceğimiz dönem için Müslümanların yaşadıkları sorunu giderecek alternatifler oluşturmak ve çalışma hayatına yönelik kalıcı çözümler geliştirmek de Müslümanların görevidir. Bu sorumluluğu göz ardı etmeyip, “İslam’da emek sömürüsü yasaktır” ilkesini aktif olarak iş piyasasında uygulanabilir hale getirmek ve aksi uygulamaların varlığı halinde ise mücadele yöntemlerini göstermek gerekmektedir. Bu nedenle sendikal haklara, sömürünün ortaya çıkardığı haklar olduğu ilkesiyle yaklaşmak, Müslümanların yaşadığı coğrafyada emek sömürüsünün sonucu olarak sendikal haklara ihtiyaç olduğu düşüncesinden yola çıkılarak hareket edilmelidir.[64] Neticede kadim medeniyet değerlerimize dayanılarak yapılacak sendikal mücadele, Türkiye’nin yeni sınıflaşma sürecinin kendine özgünlüğünü yitirmesi ve kapitalistleşme de dâhil Batı’yla mutlak biçimde bütünleşeceği anlamına gelmeyecektir.[65]

            Sendikaların kendi özgün duruşlarını koruyarak değişim ve dönüşüm içine girmesinin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesi için sendika/siyaset ilişkisi de tekraren gözden geçirlidir. Burada kaçınılması gereken bir hata, geçmiş dönemlerde işçi sendikacılığında yaşanan ve günümüzde bazı kamu çalışanları sendikalarında tekrarlanan, siyasal örgütlenmelerin sendikayı dışarıdan yönetme eğilimidir. Siyasal bir örgütün kontrolüne giren sendika, siyasal alandaki her türlü gelişmenin, bölünmenin ve çatışmanın kendi içine de yansıdığını görecektir.[66]  Bu nedenle küreselleşme süreci ile başlayan yeni dönemde ortaya çıkan tecrübeler ışığında sendikal hareketler açısından vazgeçilmez bir ihtiyaç ve yeniden yapılanma gereği de, siyaset/sendika ilişkisi bakımından ortaya çıkmıştır. Sendikacılık bizatihi siyasi bir harekettir ve toplumsal üretimden adil pay talebi esasında var oluşunu ortaya koymak durumundadır. Bu yapılmadığı sürece “sendika” anlamlı bir kurumsallaşma olmaktan çıkmak durumundadır. Yukarıda sözü edilen talebin realize edilebileceği ilişki bağları da çoğu zaman siyasidir. Bu bakımdan sendikal hareket Türk siyasetine ağırlığını koyabilme kanallarını kendisine açmak uğraşı içinde olmalıdır. Demokratik toplumlarda sendikaların siyasi partilerde lobileri varken ve akışkanlık sendikadan siyasi partiye iken ülkemizde vesayet demokrasisin bir sonucu olarak ilişki biçimi siyasi partilerden sendikalara doğru olmuştur. Ancak demokrasinin gereği, sendika ve konfederasyonlarda siyasi partilerin değil siyasi partilerde konfederasyon ya da sendikaların lobilerinin bulunmasıdır. Bu yapıyı ortaya çıkaracak zeminin oluşabilmesi için bugün sendikalara büyük görevler düşmektedir. Türkiye bu yönde yapılanmanın en uygun konjonktürünü yaşamaktadır. Bu da sendikal hareketler bakımından büyük bir şans olarak değerlendirilmelidir.[67]             

SONUÇ

Dünyadaki değişimlerin kendine özgü gelişimini ifade eden “doğal küreselleşmenin” tam aksine öteki olarak tanımladığı grup, kültür ve sermaye dünyası olarak ortada olan her ne varsa kendisine ram olmasını isteyen ve başlı başına politik bir hesabın tasarrufu ve ürünü olan “yapay küreselleşmenin” karşısında kültür, kimlik ve maneviyat bileşenlerinden beslenen bir aidiyat dünyası ise küreselleşmenin yakıcı-yıkıcı enerjisine karşısında kendine özgü yeni tür direnme odak ve araçlarına gereksinim duymaktadır.[68] Bu kapsamda  küreselleşme, günümüzde sanayileşmesini tamamlamış, ekonomik açıdan müreffeh kapitalist ülkelerin gelişme eğilimlerinin ortaya çıkardığı bir olgudur. Ancak bu sefer gözlemlenmekte olan değişim daha önceki değişim süreçlerinden farklı olarak sadece söz konusu ülkelerle sınırlı kalmayıp, dünya ölçeğinde etkili olmaktadır. Diğer bir ifade ile yaşanmakta olan değişim hem hayatın birçok alanında yeni yapılanmaları zorlayan etkileri yüzünden hem de neredeyse tüm ülkeleri kapsayan bir yaygınlaşma gösterdiğinden dolayı küresel bir nitelik kazanmaktadır.[69] Küreselleşmenin bu etkisi ile medeniyet coğrafyamızda sosyal, kültürel ve ekonomik boyutu ile yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinin doğurduğu sorunları aşma noktasında iki yaklaşım öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi geçmişi öven, ancak bugünden bihaber yaklaşımlarıyla İslam coğrafyasını yaşanmaz hale getirenler; ikincisi ise ne geleneğinden haberdar ne de bugünden haberdar; ancak bugüne teslim olmuş, rüzgâr nereden eserse o tarafa savrulanlar. İslam dünyasında bugün yaşadığımız kırılmaların altında bu iki bakış açısının birbiriyle olan çatışması yatmaktadır.[70] Merhum Mütefekkir Erol Güngör bu krizden bir çıkış yolu olarak İslam’ın ölçülerini merkeze alan şu değerlendirmeyi yapar: “İslam’a gelince, onun liberal kapitalist bir politikanın dizginsiz at koşturmasına müsaade etmeyeceği açıktır, çünkü İslam dünya hayatını Ahiret’in ‘mezrası’ olarak kabul eder. İnsanları Allah’ın emrettiği istikamette çalışmaya, yasakladığı yoldan da kaçınmaya teşvik etmeyen yahut buna engel olan bir sosyal düzeni hoş görmesine imkân yoktur. Nitekim istediği gibi bir dünya hayatını sağlamak üzere gerekli müesseseleri de getirmiş bulunuyor. İslam henüz modern teknoloji ile imtihan olmadığı için, bu söylediklerimize şüphe ile karşılayanlar, ‘hele o zaman bir gelsin de görelim’ diyenler bulunabilir. Onlara şu kadarını söyleyebiliriz ki, İslam’ın hâkim olduğu yerlerde sınıf mücadelesi, ırk kavgası, kölelik ve emperyalizm görülmemiştir. Camide eşit gördüğü bir insanı sokakta hayvan sayan bir İslam cemaati de görülmüş değildir”.[71] Bu kapsamda medeniyet değerlerimizden beslenen, insan ile onun etrafını yaşam ağıyla ören ve tarihimizde Ahilik teşkilatı gibi kurumlarla ilahi bir mana iklimde bir bütün olarak ele alan bakış açısını[72] Batı’da Aydınlanma çağı ile birlikte neşet eden, insanları birbirine karşı ötekileştirerek sınıflara bölen ve menfaat çatışmasına iten[73] bir yandan da toplumsal kurumları bir bütünün parçası değilmiş gibi ayrıştırarak doğan krizi de piyasada görünmez bir elin düzelteceği vehmine kapılarak “bırakınız yapsınlar miti”[74] ile çözüm arayan zihniyetle mukayese ettiğimizde, Müslüman toplumlar açısından neyin yapılıp neyin yapılmaması daha da netleşmektedir.    

İnsanlık tarihinin üretmiş olduğu iktisadi kurumlar ve kavramlar her ne kadar insanlık tarihinin ortak birikimini ifade etse bile her medeniyet anlayışının varlık duyuşu/bilgi duyuşu/değer duyuşunun farklı olması nedeni ile ortaya çıkan kurum ve yapılarda farklılık arz etmiştir. Bazen de farklı medeniyetlerin ürettiği kurum, yapı ve kavramlar diğer medeniyetlere geçişgenlik sağlamıştır. Burada önemli olan bir medeniyetten diğer bir medeniyete transfer edilen kavramın geçişgenlik yaptığı medeniyete tercüme edilerek temellük edilmesidir. Sendika kavramı ve beraberinde ekonomik işlevler ilk olarak Batı toplumda yaşanmış bir sosyolojik tarihtir.  Batı toplumunu tanımlayan ana özellik sınıflı bir toplum yapısına sahip olmasıdır ve sendikada bu toplum yapısının ekonomik ilişkilerinin bir ürünüdür. Türk toplumunun medeniyet tasavvuru, insanları birbirinden bağımsız ve birbiriyle mücadele eden değil, karşılıklı bağımlılık ve yardımlaşma üzerine inşa eden zihin yapısına dayanmaktadır. Bu nedenle sendika kavramı Batı toplumundan, Türk toplumuna geçerken mahiyet değişikliğine uğratılarak geçişgenliği sağlanmalıdır. Bu çerçevede küreselleşme sürecinde dünyayla birlikte hızlı bir değişim içine giren Türkiye’de, sendikaların çalışma hayatına dair Batılı manada sınıf merkezli olmayan bir sendikal modeli esas alması, sendikal örgütlenme ve mücadelelerinin merkezine çıkar çatışması değil hem tüm toplumun menfaatlerini dikkate alan hem de çalışma hayatına adalet, fazilet ve erdem dolu değerlerin hâkim olması için çalışan bir anlayışı yerleştirmesi, üyeleri ve toplum tarafından derin bir sosyal kabul görülecektir.  Buradan elde edilecek meşruiyet ve güç ile değişen ülke/dünya şartlarında sendikaların içine düştükleri krizlerden çıkarak geleceğe daha emin adımlarla yürümesinin önü açılacaktır.

KAYNAKLAR

AKGÜL Mehmet, Türk Modernleşmesi ve Din, Çizgi Yayınları, Konya 1999

AKIN Mahmut H, Siyasallığın Toplumsal İnşası, Çizgi Kitapevi, Şubat 2013

AKYOL Aygün, İbn Haldun’da Kültür ve Medeniyet Tasavvuru, Elis Yayınları, 1. Basım, Eylül 2019

ARVASİ Seyit Ahmet, Eğitim Sosyolojisi, Burak Yayınevi, İstanbul, Mayıs 1999

AYDOĞDU Cengiz, Aidiyetten Mensubiyet, Mensubiyetten Kimliğe “Modern” Geçişler, Türkiye Günlüğü, Sayı 109, Kış 2012

BARY Norman P, Modern Siyaset Teorisi, Yayına Hazırlayan Oğuz Çetin,  Liberte Yayınları, 1.Baskı, Şubat 2003

BAYRAKTAR Ulaş, Hangi Sivil Toplum? Nasıl Bir Demokrasi? Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 03/9, Ocak-Mart, 2005

BİLGİN Vedat, Yirmi Birinci Yüzyılda Türk Modernleşmesinde Paradigma Değişimi, Türkiye ve Dünya, Editör Erdinç Yazıcı, İlke Emek Yayınları, 1.Baskı,

BRYAN Magee, Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kavramı, Çeviri Mete Tuncay, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1982

ÇAPCIOĞLU İhsan, Modernleşen Türkiye’de Din ve Toplum, Otto Yayınları, 1.Baskı, Mayıs 2011

DERIDA Jacquse, İslam ve Batı Üzerine Bir Konuşma, Çeviren Sümeyye Kavuncu, Timaş Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 2016

DUVERGER Maurice, Siyaset Sosyolojisi, Çeviri Şirin Tekeli, Varlık Yayınları

EDGAR Ed.Andrew, SEDGWİCK, Peter, Kültürel Kuramda Anahtar Kavramlar, Türkçesi Mesut Karaşahan, Açılım Kitap Yayınları, 1.Baskı, Eylül 2007

EFENDİOĞLU, Ümit Deniz, ILO Normları Çerçevesinde Örgütlenme Hakkı, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2

GENÇ Mehmet, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2002

GÜÇLÜ Mustafa, Küreselleşmenin Tarihi Seyri, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 86, Güz 2006

GÜÇLÜ Mustafa, Uyanık, Mevlüt, Sendika ve Sivil Toplum, Anadolu-Sen Konfederasyonu Yayınları, Ankara, 2015

GÜLMEZ Mesut, Sendikal Hakların Ulusalüstü Kuralları, Oluşumu ve Uygulanması, Hatiboğlu Yayınları, 2.Baskı, Ağustos 2014

GÜNGÖR Erol, İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 7.Baskı, 1990

GÖRMEZ Kemal, Yerel Demokrasi ve Türkiye, Vadi Yayınları, 2.Baskı, Ankara 1977

HOBSON John M, Batı Medeniyetin Doğulu Kökenleri, Çeviren Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı İstanbul, Şubat 2007

İLERİ Ülkü, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İşçi Örgütlenmelerini Hazırlayan Etmenler,  Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 3  Yıl 3, Sayı 7, 2014/3

KAVLAK Pevrul, Sosyal Sendikacılık, Derleyen; Ertan Gençtürk, Türk Metal Sendikası Yayını, Ankara

KAYA Yunus, İşçilerin Küreselleşmeye Cevabı Ne Olmalıdır? Yerelleşme mi Yoksa Adil Bir Küreselleşme İçin Küresel Bir Dayanışma mı?, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, Sayı05/19, Temmuz-Eylül 2007

KAZICI Ziya, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, İstanbul, Şubat 1996,

KILIÇBAY M. Ali, Kültür Çoğunluğu Sona Ererken, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 5, Sayı 18, Nisan 2002

KOÇ Yıldırım, 8 Mart 2007 Sempozyumunda sunulan Tebliğ, Fikret Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikacılık Arayışları, EPOS Yayıncılık, Ankara, 2007

KOÇ Yıldırım, Sendikacılık Tarihi, Türk-İş Eğitim Yayınları, No.1 Ankara 1998

KOZANOĞLU Hayri, Küreselleşme ve Uluslarüstü Sermaye Sınıfı, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 5, Sayı 18,  Nisan 2002

KÖKSAL, İsmail, Sabri Fehmi Ülgener ‘Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız’, Editör Murat Yılmaz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı, Ankara 2011

LANDES David S, Tashih: Asalet Durmuş, İsmail Örgen, İnsan Yayınları, Mayıs 1995

MAHİROĞLULLARI Adnan, Türk Sendikacılık Tarihi, Özlem Yayınları, 2.Baskı, Sivas, 2007

MAHİROĞULLARI Adnan, XX. Yüzyıla Girerken Sendikacılık: Günümüzdeki Değişim, Dönüşüm Ve Gelecek İçin Arayışlar,  Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Yıl 1, Sayı 1, 2012/1

ORTAYLI İlber, Tarihin İzinde, Profil Kitap Yayınları, 22.Baskı, Ocak 2019

ÖĞÜN Süleyman Seyfi, Gündelik Hayatın Kültürel Yansımaları, Alfa Aktüel Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2006

ÖZ Mehmet, Osmanlı Tarihi Üzerine II, Cedit Yayınları, 1.Baskı, Ankara 2020

ÖZAYDIN Arif, Medeniyet ve İktisat, İnsan Yayınları, 1.Baskı 2019

ÖZDEMİR Şennur, İslam ve Sınıf, Nika Yayınları, 1.Basım, Mayıs 2014 Ankara

ÖZDEMİR Şennur, Türkiye’nin Özgün Sınıflaşması, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 05/19, Temmuz-Eylül 2007

ÖZER, M.Akif, İçsel Çatışmaları Yöneten Örgütler Daha Mı Başarılı Oluyor?, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2

ROUSSEAU J.J, Toplum Sözleşmesi, Çeviren Vedat Günyol, Cn Yayınları, 4.Baskı, İstanbul, Ocak 1974

SARIBAY Ali Yaşar, Demokrasinin Sosyolojisi, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Ekim 2012

SARIBAY Ali Yaşar, Demokrasinin En Önemli Çıkmazı Demokrasi Perestliktir, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 03/9, Ocak-Mart 2005

ŞENKAL, Abdulkadir, Sosyal Politikada Yeni Trendler, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2

ŞİMŞEK Osman, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2 (4)

SMİTH P, Rönesans ve Reform Çağı, Çeviri Serpil Çalışkan, İş Bankası Yayınları, 11 Baskı, Nisan 2007

SOLAK Fahri, İktisat, tarih, Ziniyet ‘Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Fonksiyonları ve Bugünkü Kurumlar’, MÜSİAD Yayınları, 1.Baskı, Nisan 2006

SUBAŞI, Necdet, Sınırları Yoklamak, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007

TAŞ H. Yusuf, Toplumsal Sınıfların Değişim Sürecinde Sendikalar ve Sendikaların Geleceği, Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Yıl 1, Sayı 1, 2012/1

TÜRKDOĞAN Orhan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Timaş Yayınları, İstanbul 2008

TOPRAK Zafer, Türk Tariki 3 Cilt, Yayın Yönetmeni Sina Akşin, Cem Yayınevi, 5.Basım, Temmuz 1997

UYANIK Mevlüt, Sivil İtaatsizlik Eylemleri ve Dini Değerler, Elis Yayınları, 1.Basım, Nisan 2010

ÜLGENER Sabri Fehmi, Dünü ve Bugünü ile Zihniyet ve Din İslam, Tasavvuf ve Çözülme, Der Yayınları, İstanbul 1981

ÜNLÜTÜRK Çağla, Yeni Dünya Düzeninde Yeni Sendikal Yönelimler, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 05/19, Temmuz-Eylül 2007

YAZICI Erdinç, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Aktif Yayınları, Kasım 1996

YENİHAN Bora, BURCU, Çağla, Sendika İçi Demokrasi Üzerine Bir Karşılaştırma, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 12, Sayı: 33, Aralık 2019

YORGUN Saim, Journal of Economy Culture and Society, Sayı 61, Yıl 2020

YORGUN Saim, Dirilişin Eşiğinde Sendikalar Yeni Eğilimler Yeni Stratejiler, Ekin Yayın Dağıtım, Bursa 2007



[1] ARVASİ, Seyit Ahmet, Eğitim Sosyolojisi, Burak Yayınevi, İstanbul, Mayıs 1999, Sayfa 111-112

[2] BRYAN, Magee, Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kavramı, Çeviri Mete Tuncay, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1982, Sayfa 95

[3] KOÇ, Yıldırım, 8 Mart 2007 Sempozyumunda sunulan Tebliğ, Fikret Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikacılık Arayışları, EPOS Yayıncılık, Ankara, 2007, s.157-207

[4] KÖKSAL, İsmail, Sabri Fehmi Ülgener ‘Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız’, Editör Murat Yılmaz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı, Ankara 2011, Sayfa 297-298

[5] KAZICI, Ziya, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, Şubat 1996, İstanbul, Sayfa 9

[6] ÖZAYDIN, Arif, Medeniyet ve İktisat, İnsan Yayınları, 1.Baskı 2019, Sayfa 44-52

[7] ÖĞÜN, Süleyman Seyfi, Gündelik Hayatın Kültürel Yansımaları, Alfa Aktüel Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2006,  Sayfa 45

[8] EDGAR, Ed.Andrew, SEDGWİCK, Peter, Kültürel Kuramda Anahtar Kavramlar, Türkçesi Mesut Karaşahan, Açılım Kitap Yayınları, 1.Baskı, Eylül 2007, Sayfa 69

[9] SMİTH, P, Rönesans ve Reform Çağı, Çeviri Serpil Çalışkan, İş Bankası Yayınları, 11 Baskı, Nisan 2007, Sayfa 255-256

[10] GÜNGÖR, Erol, İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 7.Baskı 1990, Sayfa 117

[11] GÜNGÖR, Erol, a.g.e, Sayfa 74

[12] GÜÇLÜ, Mustafa, Küreselleşmenin Tarihi Seyri, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 86, Güz 2006, Sayfa 112; LANDES, David S, Tashih: Asalet Durmuş, İsmail Örgen, İnsan Yayınları, Mayıs 1995, Sayfa 3

[13] YAZICI, Erdinç, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Aktif Yayınları, Kasım, 1996, Sayfa 35-36

[14] SMİTH, P, a.g.e, Sayfa 63-64 

[15] GÜLMEZ, Mesut, Sendikal Hakların Ulusalüstü Kuralları, Oluşumu ve Uygulanması, Hatiboğlu Yayınları, 2.Baskı, Ağustos 2014, Sayfa 45

[16] KOÇ, Yıldırım, Sendikacılık Tarihi, Türk-İş Eğitim Yayınları, No.1 Ankara 1998, Sayfa 1

[17] YENİHAN, Bora, BURCU, Çağla, Sendika İçi Demokrasi Üzerine Bir Karşılaştırma, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 12, Sayı: 33, Aralık 2019, S. 304-305

[18] GENÇ, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2002, Sayfa 87-96

[19] ÇAPCIOĞLU, İhsan, Modernleşen Türkiye’de Din ve Toplum, Otto Yayınları, 1.Baskı, Mayıs 2011, Sayfa 48-49; AKGÜL, Mehmet, Türk Modernleşmesi ve Din, Çizgi Yayınları, Konya 1999, Sayfa 69-70

[20] BİLGİN, Vedat, Yirmi Birinci Yüzyılda Türk Modernleşmesinde Paradigma Değişimi, Türkiye ve Dünya, Editör Erdinç Yazıcı, İlke Emek Yayınları, 1.Baskı, Sayfa 231-233

[21] TOPRAK, Zafer, Türk Tariki 3 Cilt, Yayın Yönetmeni Sina Akşin, Cem Yayınevi, 5.Basım, Temmuz 1997, Sayfa 245-246

[22] MAHİROĞLULLARI, Adnan, Türk Sendikacılık Tarihi, Özlem Yayınları, 2.Baskı, Sivas, 2007, Sayfa 23-25

[23] ÖZ, Mehmet, Osmanlı Tarihi Üzerine II, Cedit Yayınları, 1.Baskı, Ankara 2020, Sayfa 95

[24]İLERİ, Ülkü, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İşçi Örgütlenmelerini Hazırlayan Etmenler, Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 3  Yıl 3, Sayı 7, 2014/3,  Sayfa 35

[25] MAHİROĞLULLARI,a.g.e, Sayfa 50-51

[26] MAHİROĞLULLARI,a.g.e, Sayfa 180-208

[27] EFENDİOĞLU, Ümit Deniz, ILO Normları Çerçevesinde Örgütlenme Hakkı, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2, Sayfa 8-10

[28] YAZICI, Erdinç, a.g.e, Sayfa 181

[29] KILIÇBAY, M. Ali, Kültür Çoğunluğu Sona Ererken, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 5, Sayı 18, Nisan 2002, Sayfa 126

[30] GÖRMEZ, Kemal, Yerel Demokrasi ve Türkiye, Vadi Yayınları, 2.Baskı, Ankara 1977, Sayfa 61-62

[31] SARIBAY, Ali Yaşar, Demokrasinin En Önemli Çıkmazı Demokrasi Perestliktir, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 03/9, Ocak-Mart, 2005, Sayfa 87

[32] ORTAYLI, İlber, Tarihin İzinde, Profil Kitap Yayınları, 22.Baskı, Ocak 2019, Sayfa 131

[33] SARIBAY, Ali Yaşar, Demokrasinin Sosyolojisi, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Ekim 2012, Sayfa 72

[34] DERIDA, Jacquse, İslam ve Batı Üzerine Bir Konuşma, Çeviren Sümeyye Kavuncu, Timaş Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 2016, Sayfa 59-60

[35] ROUSSEAU, J.J, Toplum Sözleşmesi, Çeviren Vedat Günyol, Cn Yayınları, 4.Baskı, İstanbul, Ocak 1974, Sayfa 90

[36] BARY, Norman P, Modern Siyaset Teorisi, Yayına Hazırlayan Oğuz Çetin,  Liberte Yayınları, 1.Baskı, Şubat 2003, Sayfa 319-320

[37] YAZICI, Erdinç, a.g.e, Sayfa 200

[38] YENİHAN, Bora, BURCU, Çağla, a.g.m, Sayfa 303-312

[39] ÖZER, M.Akif, İçsel Çatışmaları Yöneten Örgütler Daha Mı Başarılı Oluyor?, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2, Sayfa 43-49

[40] MAHİROĞLULLARI, a.g.e, Sayfa 429

[41] TAŞ, H. Yusuf, Toplumsal Sınıfların Değişim Sürecinde Sendikalar ve Sendikaların Geleceği, Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Yıl 1, Sayı 1, 2012/1,  Sayfa 79

[42] AKIN, Mahmut H, Siyasallığın Toplumsal İnşası, Çizgi Kitapevi, Şubat 2013, Sayfa 134

[43] GÜÇLÜ, Mustafa, Uyanık, Mevlüt, Sendika ve Sivil Toplum, Anadolu-Sen Konfederasyonu Yayınları, Ankara, 2015, Sayfa 30

[44] BAYRAKTAR, Ulaş, Hangi Sivil Toplum? Nasıl Bir Demokrasi? Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 03/9, Ocak-Mart, 2005, Sayfa 22

[45] KOZANOĞLU, Hayri, Küreselleşme ve Uluslarüstü Sermaye Sınıfı,  Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 5, Sayı 18,  Nisan 2002, Sayfa 1169-177

[46] MAHİROĞULLARI, Adnan, XX. Yüzyıla Girerken Sendikacılık: Günümüzdeki Değişim, Dönüşüm Ve Gelecek İçin Arayışlar,  Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Yıl 1, Sayı 1, 2012/1,  Sayfa 14-20

[47] ŞENKAL, Abdulkadir, Sosyal Politikada Yeni Trendler, Kamuda Sosyal Politika Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, 2012-2

Sayfa 31-34

[48] KAYA, Yunus, İşçilerin Küreselleşmeye Cevabı Ne Olmalıdır? Yerelleşme mi Yoksa Adil Bir Küreselleşme İçin Küresel Bir Dayanışma mı?, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, Sayı05/19, Temmuz-Eylül 2007, Sayfa 31

[49] ÜNLÜTÜRK, Çağla, Yeni Dünya Düzeninde Yeni Sendikal Yönelimler, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 05/19, Temmuz-Eylül 2007, Sayfa 37

[50] KAYA, Yunus, a.g.m, Sayfa 31-32

[51] ÜNLÜTÜRK, Çağla, a. g. m, Sayfa 36

[52] MAHİROĞLULLAR, a. g. m, Sayfa 29-31

[53] ÜNLÜTÜRK, a. g. m, Sayfa 38-39

[54] KAVLAK, Pevrul, Sosyal Sendikacılık, Derleyen; Ertan Gençtürk, Türk Metal Sendikası Yayını, Ankara, Sayfa 252; TAŞ, a. g. m, Sayfa 78

[55] MAHİROĞLULLAR, a. g. m, Sayfa 29

[56] YORGUN, Saim, Dirilişin Eşiğinde Sendikalar Yeni Eğilimler Yeni Stratejiler, Ekin Yayın Dağıtım, Bursa 2007, Sayfa 152; TAŞ, a. g. m, Sayfa 77

[57] ŞİMŞEK, Osman, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2 (4), Sayfa 161

[58] TÜRKDOĞAN, Orhan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, Sayfa 530

[59] ÜLGENER, Sabri Fehmi, Dünü ve Bugünü ile Zihniyet ve Din İslam, Tasavvuf ve Çözülme, Der Yayınları, İstanbul 1981, Sayfa 19

[60] YORGUN, Saim, Journal of Economy Culture and Society, Sayı 61, Yıl 2020, Sayfa 302

[61] DUVERGER, Maurice, Siyaset Sosyolojisi, Çeviri Şirin Tekeli, Varlık Yayınları, Sayfa 145

[62] ÖZDEMİR, Şennur, İslam ve Sınıf, Nika Yayınları, 1.Basım, Mayıs 2014 Ankara, Sayfa 66-67

[63] AYDOĞDU, Cengiz, Aidiyetten Mensubiyet, Mensubiyetten Kimliğe “Modern” Geçişler, Türkiye Günlüğü, Sayı 109, Kış 2012, Sayfa 36

[64] YORGUN, Saim, Journal of Economy Culture and Society, Sayı 61, Sayfa 300-301

[65] Özdemir Şennur, Türkiye’nin Özgün Sınıflaşması, Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, 05/19, Temmuz-Eylül 2007, Sayfa 71

[66] KOÇ, Yıldırım, 8 Mart 2007 Sempozyumunda sunulan Tebliğ, Fikret Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikacılık Arayışları, EPOS Yayıncılık, Ankara, 2007, s.157-207

[67] YAZICI, Erdinç, a.g.e, Sayfa 189-190

[68] SUBAŞI, Necdet, Sınırları Yoklamak, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007, Sayfa 155-156

[69] UYANIK, Mevlüt, Sivil İtaatsizlik Eylemleri ve Dini Değerler, Elis Yayınları, 1.Basım, Nisan 2010, 31-32

[70] AKYOL, Aygün, İbn Haldun’da Kültür ve Medeniyet Tasavvuru, Elis Yayınları, 1. Basım, Eylül 2019, Sayfa 12

[71] GÜNGÖR, Erol, a.g.e, Sayfa 86

[72] SOLAK, Fahri, İktisat, tarih, Ziniyet ‘Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Fonksiyonları ve Bugünkü Kurumlar’, MÜSİAD Yayınları, 1.Baskı, Nisan 2006, Sayfa 75-88

[73] EDGAR, Ed.Andrew, SEDGWİCK, Peter, a.g.e, Sayfa 69-71

[74] HOBSON, John M, Batı Medeniyetin Doğulu Kökenleri, Çeviren Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı İstanbul, Şubat 2007, Sayfa 241 


 Okunma Sayısı : 98         28 Eylül 2022

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 807038

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.